Türkiye Yurtseverliği Nedir?

Yazılar/Makaleler 1 Yorum

Amerikan Savunma Bakanı Yardımcısı Paul Wolfowitz ‘in ünlü demeci hakkında çok şey söylendi. Ne diyordu Wolfowitz öz olarak? “ABD silahlı kuvvetlerinin saldırıları sürecektir. Iran ve Suriye bundan sonraki saldırı hedeflerimizdir. Bu sefer öyle yarım yamalak işbirliği ile yasak savamazsınız. Ya tam uyduluğu kabul edersiniz yoksa vay halinize” diyordu. Wolfowitz’in bu meydan okuyuşunu; onun kişisel görüşü olarak nitelendirip geçemeyiz. Bu zat Bush kabinesinde çok önemli bir kişidir. Dışişleri bakan yardımcısı Marc Grossman “Onun söylediklerini yabana atmayın” öğüdünde bulunup ayni tehdidi tekrarlarken doğru söylüyor.

Tepkiler değişik idi. Wolfowitz hayranı Kamuran İnan gibi uyduluğa dünden razı, aslında Amerikan dayatmalarından başka şey olmayan; “ulusal çıkarlarımız” dediklerinin gayretli savunucuları TV ekranlarında İkinci tezkereyi reddedenleri lanetleyip Wolfowitz’leri göklere çıkarırken, gazete manşetlerinde “Küstah Kovboy” diye Wolfowitz’e sövenler oldu. Medya sütunlarında günlerce “Türkiye hatayı nasıl ve nerede işledi de elli yıllık ‘stratejik müttefikimiz’ ile aramız böyle açıldı?” sorusuna yanıt arayanlar eksik değildi. Oysa asıl sorulması gereken soru “Türkiye nasıl ve nerede ulusal onurunu kollayan bir sevap işledi de Wolfowitz gibi emperyalist şahinlerin hışmına uğradı ?” sorusu idi.

Öte yandan “Küstah Kovboy” sıfatını Wolfowitz’e yakıştırıranların da kelimeleri doğru seçmedikleri görüşündeyim. Paul Wolfowitz düne kadar ABD’nin Batı üniversitelerinden birinde görevde olan bir musevi akademisyendir. Amerikan Batısının kovboyları ile bir benzerliği yoktur. Bilindiği gibi “Kovboy” öküz çobanı demektir. Çobanlık da şerefli bir meslektir. Bir hakaret sözcüğü olarak kullanılması yakışık almaz.

Wolfowitz’i Vaşington’daki şahinler grubuna koymanın da yeterli olmadığı görüşündeyim. Onun şahinlerin en saldırganı, en parçalayıcısı olduğu kesin, o kadar ki “şahin” sözcüğü onu nitelendirmeye yetmiyor. Batı medyasında Wolfowitz’i dinasora benzetirler, Ama o kırk metre boyunda hantal dinasorlara değil, şimdi özel adını hatırlayamadığım dinazorların en çeviğine, en saldırganına, en kana susamışına, avının ilk önce gırtlağına saldıran o canavara. Adı Türkiye’de duyulmadan çok önce, bir Amerikan dergisinde kahramanımızın bir karikatürünü gördüğümü hatılıyorum. Başı Wolfowitz’in başı olan saldırıya geçmiş bir dinasorun çizilmiş resmi idi. Evet Batı basınında böylelerini şahinlerin değil, en saldırgan dinasorların kategorisine koyuyorlar.

Wolfowitz’in en çok yakınması bizim askerlerden. Liderlik görevlerini hakkıyla yapamamışlar. Sıkı dursalardı o ikinci tezkere Meclisten geçmiş olurdu ve altmışbin küsur Amerikan askeri şimdi Türkiye toprağında konuşlanmış olurdu. Türkiye halkının yüzde doksanının savaşa karşı olduğu, ve Meclisin o halkın oylarıyla oluştuğu, bizdeki güdük parlementer düzende bile Meclisin tümü ile kamuoyuna ters düşemiyeceği, askerlerin de halkın yüzde doksanını karşısına alarak müdahalede bulunamıyacakları sorunu değil Vaşington şahinlerinin. Üstelik askeri müdahaleye teşvik niteliği taşıyan bu demeçleri Bush takımının Türkiye’nin politik düzenine hukuk devleti olarak kaç paralık değer biçtiklerini dışa vurmuyor mu? 12 Mart da, 12 Eylül de CIA’nin onayı ve desteği ile tezgahlandığına göre onların bu haddini bilmez tutumlarına şaşmamak gerek.

Meclisin ikinci tezkereyi red kararı ile sorunu halledilmiş ve kapanmış sayamayız. Son günlerde Batı medyasında Türkiye’de bir askeri darbe olasılığından söz eden haberler yayınlanır oldu. Böyle bir müdahale olursa, bilelim ki Avrasya’da totaliter rejimleri yıkarak demokrasiyi getirmek üzere haçlı seferi ilan ettiğini iddia eden Bush takımı “demokrasi elden gitti” diye hiç de üzüntüye kapılmıyacaktır.

Varsayımlara dayanarak fikir yürütmek pek doğru değil. Hem biz Türk Ordusunun Kurtuluş Savaşımız geleneğine sadık kalarak Wolfowitz gibileri düş kırıklığına uğratmaya devam edeceğine inanıyoruz. Bunu umuyoruz. Ama gene de en kötü olasılığı varsayalım ve böyle bir müdahalenin laikliğin korunması gibi yüce bir gaye uğruna yapıldığı savı ileri sürülerek tezgâhlandığını düşünelim. Herhalde mevcut iktidarın ABD tarafından yetersiz bulunan ve düş kırıklığı yaratan ürkek, “ne şiş yansın ne kebap” politikasına laiklik adına son verilırken darbenin asıl nedeni ilan edilecek değildir. .

Elbette ki laiklik cumhuriyetin temel ilkelerinden biridir. Laiklik demokratik devrimin ayrılmaz unsurudur. Ama o devrimin başka hedefleri, başka unsurları da var. Ulusun egemenliği gibi, vatanın bölünmezliği gibi, toprak reformu ile köylünün özgür vatandaş durumuna yükseltilmesi gibi, hukuk devleti gibi. Sen demokratik devrimin öteki hedeflerini rafa kaldırıp giderek onlara tam olarak ters düşen uygulamalara girişirken laiklik ilkesini şiddet yoluyla uygulamaya kalkıştın mı, laiklik propagandası pek ala devrimin değil, karşı devrimin hizmetinde bir araç durumuna düşebilir.

Susurluk olayının ardından Türkiye devlet içinde kök salmış çetelere, mafyalara karşı, temiz toplum hedefine yönelik bir yığınsal demokratik eyleme sahne oldu. Milyonların katıldığı şanlı ve şerefli bir eylem idi o. Zamanın iktidarının başı bu soylu eylemi “fasa fiso” diye nitelendirdi. Yani eyleme karşı çıktı. İktidarın önde gelen bir bakanı “Mum södü yapıyorlar” diye eylemi karalıyarak hem eylemcilere hem alevi vatandaşlara hakaret etti. Ardından bildiğimiz 28 Şubat müdahalesi oldu. Fadime Şahin adındaki bayan; her akşam TV ekranına çkarıldı ağlıyarak başından geçenleri anlattı. Maksat hedef şaşırtmaktı. Kısa bir süre içinde temiz toplum davası rafa kaldırıldı ve sanki laiklik temiz toplum ile bağdaşmazmış gibi “Türkiye laiktir, laik kalacaktır” sloganı egemen kılındı. Çetelere gün doğmuştu. İktidardan uzaklaştırılan hükümet karşı olduğu temiz toplum hedefine yönelik yığınsal eylem ile baş edememişti. 28 Şubat müdahalesi dolambaçlı yoldan bu işi becerdi.

Wolfowitz’in ve Grossman’ın demeçlerindeki Türkiye yola gelmezse ona ağır bedeller ödetileceği yolundaki tehdit ne anlama gelmektedir? Haysiyetli bir politika güttüğü takdirde Anglo-Sakson-Sionist ittifakı ülkemiz için ne gibi iyilikler! düşünüyor?

Bir ilk adım olarak ABD’nin IMF ve Dünya Bankasının Türkiye’ye kredilerinin kesilmesi için girişimde bulunması akla gelebilir. Geçmişte olduğu gibi ABD’nin askeri ambargosuna; hedef olabiliriz. Ama bütün bunlar ülkemiz inasanları birlik olup omuz omuza verdi mi etkisiz kılınabilir. Zaten Türkiye’yi iflas durumuna sürükleyen IMF’ye bağımlılığa dayanan ekonomik politikalar değil midir?

Asıl büyük tehlike ABD-İsrail tezgahı olan Kuzey Iraktaki oluşumdur. O topraklarda yeni bir İsrail yaratma girişimidir. Kürt ulusal demokratik hareketinin savunduğu halkların birliğini hedef alan demokratik çözümün kaşıtı ilkel milliyetçiliği egemen kılma amacını güden böyle bir oluşum ne şekil alırsa alsın Avrasya’ya yerleşen ABD tarafından Türkiye’de istikararsızlık yaratma aracı olarak kullanılacaktır. Ankara kürdofobisini yenmediği ve ortak vatan çatısı altında halkların özgürlük ve eşitlikte gönüllü birliği hedefine yönelik reformalara; yanaşmadığı sürece ülkemizin bu yoldan her türlü provokasyona açık olduğunu bilelim.;

Şunu da bilelim ki ne ABD ne de genel olarak emperyalizm, sorunlarını emekçilerin çıkarları doğrultusunda çözüme bağlamış, ulusal birliğini demokratik temelde gerçekleştirmiş, ekonomik sorunlarını çözerek feraha kavuşmuş, gelişmesi geciktirilmiş halkların umutla baktığı güçlü, başı dik bir Türkiye’nin yüce hedeflere yönelmesini asla istemez ve bu yolda bir gelişmeyi engellemek için elinden geleni yapar.; Onlara çözümsüz kalan sorunları içinde debelenen , iflas durumunda, IMF’ye muhtaç boynu bükük bir Türkiye gerek. Öyle ki dayatmalarını sineye çekmekten başka yol bulamasın. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir egemenler Türkiyeyi sonu çıkmaz olan bu doğrultuda yönettiler. Nereye vardığımız ortada. İktidar koltuklarında oturmuş ya da oturmakta olan düzen partilerinin sözcülerine sorarsanız hepsi ulusal çıkarlarımızı savunduklarını söyliyeceklerdir. “Herşey Türkiye için” diyeceklerdir. Bu mudur ülkemizin çıkarlarının savunuculuğu? Bu mudur Türkiye yurtseverliği?

Afganistan haçlı seferi ve ardından Irak’ın işgali kolay oldu. Vietnam’da hiç de öyle olmamıştı, hatta Amerikalılar yenilgiye uğramıştı. Çağdışı bir teokratik rejim ya da; halktan kopuk, halka karşı bir dikta rejimi emperyalizme kolay av oluyor.Öte yandan çağımızın devrimci düşüncesini eylem kılavuzu bilen bir halk önderliği halkın direniş gücünü sonuna kadar seferber edıp emperyalist işgalcileri yenilgiye uğratabliyor. Tarihin dersi bu.

ABD’nin tek süper güç olarak Ortadoğu’ya yerleşmesi bu bölgedeki güçler dengesinde yeni bir durum yaratmıştır. Bu yeni durumun her bakımdan emperyalizmin ve sionizmin lehinde olduğu doğru değildir. Karşılaştkları büyük tehlike demokratik güçleri silkinip kendilerine gelmeye ve devrimci alternetifi saptayaak o yolu izlemeye yöneltebilir, ve yöneltecektir de. Vaşington şahinleri bize kendi çözümlerini, kendi çizgilerini tehdit altnda dayatıyor. Bunun karşısına biz halkların çözümünü, halkların çizgisini dayatmakla yükümlüyüz. O alternatif çizgimizi açık seçik formüle etmekle ve uygulamaya geçirmekle yükümlüyüz.

Bir yanda Wolfowitz gibilerin tehdit yoluyla dayattıkları teslimiyet ve işbirlikçilik çizgisi var. Bu çizgide ABD’nin Kürtlerin koruyucu meleği rolünü ciddiye alarak ve Kuzey Iraktaki oluşuma tanınan bazı haklara kanıp, onlarla yetinip oluşumu olupbitti olarak kabul edip sineye çekmek var. Kürtler dahil bölge halklarının özgürlük ve demokrasi davasını hesaba katmıyarak işbirlikçiliğe soyunmak var, ki bu bizi önünde sonunda emperyalist saldırılarında Amerikanın paralı askerleri durumuna vardırır. Bunun karşıtı olan çizgide ise, halklara karşı bir komplodan başka birşey olmayan, emperyalist-sionist ittifakın tezgahı bu oluşumu başından mahkum etmek ve halkların demokraside birliğini gerşekleştirmek için bugünden harekete geçmek var.

Gelmiş geçmiş iktidarların şimdiye kadar Kürt sorununda izledikleri yol uyduluk politikasının paralelindeydi. Barzani, Talabani gibi kıdemli işbirlikçiler el üstünde tutuldu, onurlandırıldı, ama kendi ülkenin insanı olan ve ortak vatan çatısı altında halkların gönüllü birliğini savunan Kürt ezildi. Bu kendi bindiğin dalı kesmek olmuyor mu? Bu mudur Türkiye yurtseverliği?

Güneyde tezgahlanan oluşum Kuzeydeki ulusal demokratik hareketin “tam yüz yıl ufkunu karartacaktır”. Hem yalnız Kürtlerin değil, Türkiye yurtsever güçlerinin de. Nasıl olacağı belli. “İlkel milliyetçiliğin sahibi çoktur” sözü çok doğrudur. Böyleleri Anadoluda da eksik değil. Statüko sürdüğü sürece, yani inkar politikasında israr edilerek ülkemiz istikrarsızlık yaratmaya yönelik çeşitli provokasyonlara açık alan durumunda tutulduğu sürece, Türk düşmanlığını ana tema olarak işleyen örgütlenmelere zemin hazırlanmış olacaktır. İpleri CIA’nin elinde Hizbullah cinsinden örgütlerin cirit atabildiği alan olacaktır ülke. Evet, Kuzey Iraktaki oluşum ABD’nin elinde paha biçilmez bir silahtır.Ankarayı hizaya getirmek için her gerektiğinde Anadolu’da istikrarsızlık yaratmak amacıyla yara kaşınacaktır.

Öteki çizgide,; ilkel milliyetçiliğin reddi var. Enternasyonalist tutum, halkların gönüllü birliği bayrağının başlar üstünde dalgalandırılması var. Her türlü emperyalist, gerici komplonun etkisiz kılındığı sağlıklı ortamın yaratılması var. Kurtuluş Savaşımızın halklar arasında eşitlikte gönüllü birlik politikasının yeniden hayata geçirilmesi var. “1920 çizgisi iyi bir çizgidir. 1920’ler Kemalizmi aydınlatıcı çizgidir, emperyalizme karşıdır” diyen Kürtlerle dialog kurma ve onlarla omuz omuza; ortak vatanımızı yüce hedeflere yöneltme var. Türkiye yurtseverliği o çizgide yürümeyi emrediyor.

1 Yorum - “Türkiye Yurtseverliği Nedir?”

  1. sdf :
    19 Haziran 2007 at 19:16

    mihri abi ben ufaklık tarhanı haciyla doskugum oldu laz mehmet hayrettinlede dev listen tanısıyoruz sitinemize giridm karsılastım hayrettine mümkünse telefonu ver arasın
    05395587032

Altyapı: Toplumsal Network
Yazılar RSS Yorumlar RSS Giriş