‘Kürt Tabusu’nu Yıkan Yazı: Millet Gerçeği

Yazılar/Makaleler 3 Yorum

(Mihri Belli’nin 20 Mart 1969 günü Ankara Hukuk Fakültesinde vermeyi tasarladığı konferansın metnini sunuyoruz.. Okurlarımızın bildikleri gibi, Mihri Belli’nin, konferans gününden bir gün önce tutuklanmasıyla ve, Hukuk Fakültesinde ertesi günkü olayların tertip edilmesiyle bu konuşmaya engel olundu. Konferansın konusu Millet Gerçeği’dir. Amacı millet ve milliyetçilik kavramına devrimci bilim ışığında açıklık getirmek, gayri-milli unsurların işine gelen sisi dağıtmak ve ak koyunla kara koyunun iyice ayırt edilmesini sağlamaktır. Mihri Belli’nin konuşmasına engel olanlar o sisin dağılmasını istemeyenler, bulanık havadan hoşlananlardır.

Konferans metninin redaksiyonunu biz yaptık. Yazarın; kendisi şu anda hapishanede olduğundan metni gözden geçiremedi. Redaksiyonda bir kusurumuz olduysa Mihri Belli’den ve okurlarımızdan özür dileriz.) (Aydınlık‘ın notu)

Türkiye’de hangi meselelerin tartışılacağını ve hangi konuların konuşulacağını, emperyalizmin işbirlikçisi statükocu güçler değil, devrimciler tayin edecektir. Halkımızın milli’ demokratik devrim mücadelesinin zafere ulaşması için, tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye için, gün ışığına çıkması gereken konular, Aydınlık’ta birbir ele aIınacaktır. Buna engel olmaya çabalayan baskı ve yıldırma tedbirleri bizi yolumuzdan alıkoyamaz.

İkinci Dünya Savaşında Doğu Cephesinde en çetin, en kanlı savaşlar verildiği, Sovyet topraklarına derinliğine giren Alman Nazi orduları Stalingrad’a dayandıkları bir sırada, Sovyetler Birliği resmi marşını değiştirmek gereğini duydu. 1943′e kadar Sovyetler Birliğinin marşı enternasyonal di. 1943′ten sonra bugünkü milli marş kabul edildi. Enternasyonalin sözleri ve müziği Fransızlarındı. Onu ilk söyleyen Fransız işçileri olmuştu. Adı üstünde bütün dünya proleterlerinin marşıydı. “Uyan! Dünyanın lanetle damgalanmış açları, köleleri!» diye başlıyordu enternasyonal.

İkinci Dünya Savaşından bu yana SSCB marşı şöyle başlar:

«Büyük Rus ulusunun perçinlediği

Özgür Cumhuriyetlerin parçalanmaz birliği,

Yaşasın halkların iradesiyle kurulmuş olan

Yüce ve güçlü Sovyetler Birliği»

1917 Ekim İhtilalinin baş sloganı, “Bütün dünya işçileri birleşiniz!». sloganıydı. 1941-1945 savaşına Sovyetler «Anayurt savaşı» adım verdiler. Ve bu savaşta baş slogan, «Alman istilacılarına ölüm» sloganıydı. Bu savaşta 12. yüzyılda yaşamış aziz AIeksander Nevski’den sosyalist ihtilalin Çapayev’ine kadar Rus tarihinin kahramanlarını yücelten afişler, yazılar, cephede ve cephe gerisinde savaşanların bilinçlerini biledi.

Bütün bunlar neyi gösterir? Sosyalist ihtilalin koptuğu I917′den çeyrek yüzyıl sonra Sovyetler Birliğinin «Büyük Rus ulusu» diye başlayan bir marşı milli marş olarak kabul etmesi neyi gösterir? Avrupa’da tarih ve kültür bakımından Ruslara en yakın olan Bulgarların, sosyalizm yolunu tuttuktan sonra da Koburg hanedanından Kral Ferdinand zamanında kabul edilen milli marşlarını ve üç renkli milli bayraklarını muhafaza etmeleri neyin kanıtıdır? Sosyalist düzene geçen ulusların kendi ulusal değerlerine dört elle sarılmaları, ulusal kültürlerinin engelsiz açılıp gelişmesi için seferber olmaları neyi gösterir? Yalnız sosyalist ülkelerde değil, kapitalist dünya sistemi içindeki ülkelerde de yığınları harekete getiren en güçlü etkenin ulusçuluk olması neyi kanıtlar?

Çağımızın en büyük gerçeğinin millet gerçeği olduğunu.

Millet gerçeği çağımızın en büyük gerçeğidir. İçinde yaşadığımız tarihi dönem, halkların uluslaşma Sürecinin dünya ölçüsünde yer aldığı dönemdir.

Uluslaşmak, özgür vatandaşlar topluluğu olarak, ulus olma yolunda baş engel olan emperyalizmin boyunduruğunu kırmak; feodal parçalanmaya son vermek; toplumdaki bireyleri özgür vatandaşlar payesine yükseltecek olan demokratik dönüşümleri gerçekleştirmek; ulusal kültüre tam bir açılıp gelişme ortamı sağlamak; kısacası, kelimenin en derin’ anlamıyla ulus olmak. İşte içinde bulunduğumuz aşamada dünya halklarının, özellikle ezilen halkların birinci davası budur.

Dünya halkları biliyorlar ki, ancak yabancı boyunduruğunu atarak ve feodal bölünmeye son vererek’ tam anlamıyla uluslaştıkları takdirde mutlu bit geleceğe yönelmiş olacaklardır. Uluslaşmak, insanın insan tarafından sömürülemeyeceği sosyalist toplum yolunda atılan ileri bir adımdır. Çünkü uluslaşmadan, demokratik devrimin, bu sonucuna varmadan sosyalizme gidilemez. Kestirme yol yoktur.

Millet; kavramı, milliyetçilik kavramı, üzerinde; önemle durmamız; gereken bir konudur. Bu kavramlara açıklık getirmek ve bu konuda gayri milli güçlerin kasıtlı olarak yaydıkları sisi dağıtmak devrimci görevimizdir. Ortalığı kaplamış olan bu sis yüzündendir ki, emperyalizmin ve işbirlikçilerinin emrinde bazı demagoglar meydanı boş bulmakta, birçok iyi niyetli, fa. kat yeteri kadar uyanık olmayan genci sahte milliyetçi sloganlarla kandırıp milliciler saflarının daha da sıklaşmasına engel olabilmektedirler. ABD vesayeti altında bağımlı bir Türkiye, milliyetçi Türkiye olabilirmiş gibi, «Tam bağımsız Türkiye» sloganının karşısına «milliyetçi Türkiye» sloganıyla çıkılması olgusu, sisin ne kadar yoğun olduğunu tek başına göstermeye Yeter. Millet gerçeği konusunu bilimsel açıklığa kavuşturduğumuz ölçüde bu sis dağılacaktır. Kısa tanımlamaların sakıncalarını bilmekle beraber, bir tanımdan hareket ederek konumuza girelim.

Nedir ulus? Sosyalist literatürde ulus kavramı en özet şekilde şöyle tanımlanır.«Ulus, tarihi olarak teşekkül etmiş istikrarlı insan topluluğudur ve şu dört karakter birliği esasına dayanır: Dil birliği, toprak birliği, iktisadi hayat birliği ve ulusal kültürde birlik içinde beliren ruhi şekillenme birliği.»

Ulusun meydana gelebilmesi için dört karakter birliğinin dördü de gereklidir. Örneğin yalnız dil birliğiyle ulus teşekkül etmez. Dünyada aynı dili konuşan ayrı uluslar vardır, İngilizlerle Kuzey Amerikalılar gibi, Almanlarla Avusturyalılar gibi.Dil birliğiyle toprak birliğinin birleşmesi de yetmez. Feodal parçalanmaya son veren ulusal pazarın gelişmesi ve iktisadi yaşantı birliğinin kurulması gerekir. Ve ulusun bu üç temel karakterinin birleşmesiyle, dil birliğinin, toprak birliğinin, iktisadi yaşantı birliğinin kurulmasıyla ruhi, şekillenme birliği, «milli ruh» dediğimiz şey meydana gelir ve ulus bu dört temel karakter birliği üzerinde kurulur.

Ulus tarihi olarak teşekkül etmiş insan topluluğudur diyoruz. Ulus sonsuzluktan gelip, sonsuzluğa kadar sürüp giden bir kategori değildir. Her tarihi kategori gibi, ulus da tarihin gelişim kanunlarına tabidir. Bir başlangıcı, bir sonu vardır. Şairin «Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız» mısraını, milli heyecanın şairane bir ifadesi olarak olumlu karşılayabiliriz ama mesele bilimsel olarak böyle konamaz.;; .;;;;;;; .

Hiç şüphe yok ki, ulusu teşkil eden unsurların geçmişi çok eskidir. Bunlar birdenbire gökten yere inmedi. Örneğin Türk dili ufak tefek farklarla bin yıl önce de konuşulan bir dildi. Dede Korkutun dili bugünkü Türkçe’ye çok yakın bir dildir. Ama Türklerin uluslaşma sürecine girmeleri yakın bir geçmişte olmuştur. Bu on dokuzuncu yüzyılda kapitalist pazarın, Osmanlı İmparatorluğunun Türkler tarafından meskun topraklarına yayılmaya başlayıp buralarda iktisadi yaşantı birliğinin gerçekleşmeye başlamasıyladır. Aynı şey Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan öteki halklar için de söylenebilir.Nitekim Türkiye’de ümmet bilincinin, millet bilincine dönüşmesi, vatan, millet sloganlarının ilk olarak ortaya atılması bu döneme rastlar.

Bir ulusun meydana gelmesi için dört temel karakter birliğinin, toprak, dil,iktisadi yaşantı ve ruhi şekillenme birliğinin\varlığı şart olduğuna göre, uluslaşma süreci içine giren bir halkın tam anlamıyla ulus olabilmesi, bu dört temel karakter birliğini derinliğine gerçekleştirmesine bağlıdır. Ve kim, toplumdaki hangi şahıs, çevre, sınıf; yada zümre katkıda bulunuyorsa, o, uluslaşmaya katkıda bulunan gerçek ulusçudur.

Alman ulusal dilinin başlıca kurucusu diye bilinen bir Goethe, Rus’ ulusal dilinin başlıca kurucusu sayılan bir Puşkin,’ Alman ve Rus uluslarının kurucularındandırlar. Onlar en büyük ulusçulardır. O halde kim tüm ulusun malı olan bir Türk dilinin gelişmesi uğrunda çaba harcıyorsa,kim buna katkıda bulunuyorsa, en derin anlamıyla millici olan da odur.

Bugün Türk dilinin gelişmesine katkıda bulunanların’ ön safında devrimcilerin ve özellikle sosyalistlerin yer aldığını biliyoruz. Ters doğrultuda çaba gösterenlerin ise gericiler olduğunu da biliyoruz.

Ulusun temel karakterlerinden biri olan toprak birliği, ulusun üzerinde yaşadığı toprak üstün~eki egemenliğini, toprak bütünlüğünü kapsayan bir kavram olarak anlaşılmalıdır. Bu kavram, iç (feodal), yada dış etkilerle üzerinde yaşanılan toprağın ,bölünmesine karşı mücadeleyi de kapsar. O halde, ulusun kendi toprağının gerçek sahibi olması uğruna mücadele eden kimsedir, gerçek ulusçu olan. Ve kim Türkiye toprağı üzerinde Türk halkının egemenliğine gölge düşüren durumlara karşı çıkıyorsa, örneğin kim toprağımızın bir parçasını kapsayan Amerikan askeri üslerinin kaldırılması uğruna; mücadele ediyorsa, millici olan odur.

Bugün Türkiye toprağı üzerinde” Türkiye halkının kayıtsız şartsız egemenliği uğruna, Türkiye’nin toprak bütünlüğü uğruna bilinçli olarak mücadele edenlerin devrimciler olduğunu’ve bunların ön safında proleter devrimcilerinin geldiğini biliyoruz. Bu ulusal, mücadeleye karşı duranların gericiler olduğunu da biliyoruz. .

Ulusun temel karakterlerinden biri olan iktisadi yaşantı birliği, ulusal pazarın ülkeyi kucaklamasını ve feodal parçalanmanın sona erdirilmesi için ülkenin feodal ilişkilerden arınmasını ifade eden bir kavramdır. Feodal bölünmenin her türlü tezahürlerine karşı mücadele, uluslaşma uğruna mücadeledir;’ve bu mücadeleyi veren kimse gerçek’ ulusçudur. O halde, kim Türkiye’de ülkenin feodal kalıntılardan arınarak iktisadi yaşantı birliğinin gerçekleşmesi uğruna mücadele ediyorsa, örneğin kim köklü bit toprak reformu için savaşıyorsa, odur gerçek Türk milliyetçisi olan.

Bugün Türkiye’de anti – feodal mücadelenin ön safında sosyalistlerin yer aldığını biliyoruz. Feodal güçlerle çıkar birliği durumunda olanların ve Türkiye’de gerçek iktisadi yaşantı birliğine dolayısıyla da uluslaşmaya karşı duranların, gericilerin olduğunu da biliyoruz.

Ulusun temel karakterlerinden biri olan ulusal kültür birliğini ve bunun içinde beliren ruhi şekillenmede birliği, ulusun dil, toprak, iktisadi yaşantı birliğinin doğal bir sonucu, bir sentezi olarak ele almalıyız. Elbette ki etkiler karşılıklıdır ve bu sonuncu temel karakteri de ulusun öteki temel karakterlerini etkiler: Ulusal dil için ulusal topraklar için, uluslaşma önüne dikilen feodal engellerin kaldırılması için mücadele, dolayısıyla ulusal kültür birliği için ve ulusal ruhi şekillenme uğruna mücadeledir: ,Ulusal kültür birliğine ve ulusal ruhi şekillenmeye böyle dolayısıyla olduğu gibi, doğrudan doğruya bireyin katkısı da burada söz.konusudur. Ulusal kültürün açılıp; gelişmesine yardımcı olan uluslaşma süreci bu suretle de hızlandırılmış olur. O halde kim ulusal kültürle bağdaşmayan feodal kültüre karşı çıkıyorsa, kim kültürümüzü yozlaştıran, onu baltalayan batı kozmopolitizmine karşı mücadele ediyor, ulusal değerlerimizi olanca gücüyle savunuyorsa, kim ulusal edebiyata, ulusal müziğe v.b katkıda bulunuyorsa, odur gerçek ulusçu olan.

Bugün Türkiye’de, ulusal değerleri savunanların, ulusal kültüre katkıda bulunanların ön safında devrimcilerin yer aldığım ve bunların ön safında sosyalistlerin bulunduğunu biliyoruz. Feodal ,kültürü hortlatmak, isteyenlerin ve madalyonun öteki tarafı olan batı kozmopolitizmini yayanların ve ulusal kültürün açılıp gelişmesine engel olanların ise, gericiler olduğunu da biliyoruz.

Türkiye halkının, en derin anlamıyla uluslaşması uğruna mücadelede sosyalistlerin öncü durumunda olmaları neyi ifade eder? Sosyalistler şehir ve köy proletaryasının özlemlerine tercüman olduklarına göre, Türkiye proletaryasının toplumda sadece en devrimci değil en ulusçu güç olduğunu.

Ya, Türkiye’de ulusal dilin gelişmesini baltalayan, Amerikan vesayetinden medet uman, feodal bölünmeyi perçinleyen kanunlara arka çıkan, ulusal kültürün açılıp gelişmesine çeşitli yollardan engel olan, kısaca uluslaşmaya karşı çıkan batıcı yada doğucu tipte gericilerin bu davranışları ne anlam taşır? Gericilerin’ tenkit ettikleri emperyalizmin işbirlikçisi sermayedar sınıfının ve onun müttefiki durumunda olan feodal taşra mütegallibesinin, sadece karşı – devrimci değil, aynı zamanda gayri-milli bir sınıf ittifakını temsil ettiklerini…

**

Bilindiği gibi. «millet», «vatan» sloganları ilk olarak burjuva demokratik devrimlerin sloganları olmuştur. Bu sloganları ilk olarak ileri süren, devrimci çağında burjuvazi oldu. Engels, «milli bağımsızlık olmadan herhangi bir ülkede burjuvazinin egemenliği mümkün değildir» der. Geçmişte henüz proletarya bilinçli bir güç olarak tarih sahnesinde yerini almadan ve. emperyalist dünya pazarı teşekkül etmediğine göre, bugünkü gibi burjuvazinin geniş çevreleri yabancıların işbirlikçisi durumuna düşmemişti. Bu sınıf; milli bir nitelik. taşıdığı, ve toplumda en devrimci güç olduğu dönemde, milli pazarı bölerek’ çıkarlarını baltalayan feodallere. karşı ve yabancı tahakkümüne karşı mücadelede öncü rolü oynuyordu. Uluslaşma, burjuva – demokratik devriminin sona erdireceği bir süreç sayılıyordu bu dönemde. 17., 18.,19. yüzyıllar Avrupa’da burjuvazinin hegemonyası altında demokratik devrimler ve uluslaşma çağı oldu. Ama burjuvazinin solunda ondan çok daha büyük bir devrimci potansiyele sahip olan proletaryanın ortaya çıkmasının, burjuvazinin devrimci ve ulusçu niteliği üzerinde derin etkileri oldu. Emperyalizm çağında en geniş ve en güçlü çevreleri milli niteliğini yitirmiş olan burjuvazi, artık burjuva devrimini tamamlamaya yanaşmaz. Yarı yolda er geç karşı devrimci güçlerle uzlaşır. Burjuvazinin demokratik’ devrime karşı tutumu değişmiştir. Bunun da zorunlu olarak bu sınıfın milli niteliği üzerinde olumsuz etkileri olmuştur. Burjuvazinin geniş ve çok güçlü bir bölümü, işbirlikçi sermaye niteliğine bürünmüş, yabancı emperyalizmle birlikte ve onunla kader birliği eden içteki karşı devrimci sınıf ve zümrelerle ittifak kurmuştur. O halde bir zamanlar burjuvazinin ortaya attığı ve bir süre sahip çıktığı «millet», «vatan»sloganlarına toplumun en devrimci ve aynı zamanda en milli gücü olan emekçiler sahip çıkmaktadırlar. Ve millicilik bayrağını olanca gücüyle yüksek tutmak, emekçilerin gerçek özlemlerini temsil etmek durumunda olan sosyalistlerin tarihi görevi olmuştur. Bu görevi küçümsemek, millet gerçeğinin, çağımızın en büyük tarihi etkeni olarak önemini’ değerlendirememek, kozmopolitizme sapmak, belli tarihi şartlarda proletarya temsilcilerinin burjuva şovenizmine karşı çıkışlarını zamanı ve mekanı hesaba katmadan, bambaşka tarihi şartlarda taklit etmek sosyalistçe bir davranış değildir.

**

Proletarya, sömürü düzeninin yerini sosyalist düzenin almasından yanadır. Sosyalizm ise ancak bağımsız bir ülkede, uluslaşmış bir toplumda kurulabilir. Sosyalizmin malzemesi.” ulusun bireyi Özgür vatandaştır. Sosyalizme varmak için demokratik devrimi derinliğine gerçekleştirmek şarttır. Dünya emperyalist sistemi içinde sömürülen geri bir ülkede,emperyalizm; genellikle asalak sınıfları hoş tutmayı,bunların önüne, ezilen ülke halkının sömürüsünden bir sus payı atmayı çıkarı gereği sayar. Buna karşılık emperyalist boyunduruk altında emekçi, daha da yoğun bir sömürü altında ezilir, çalışan insanın kaderi büsbütün kötüleşir; Emekçi yığınların bilinçlendikleri ölçüde milli bağımsızlık mücadelesinin ön safında yer almalarının bir iktisadi temeli vardır; ve vatanın en yiğit savunucularının mülksüz emekçilerin olması tabiidir.

Dünyanın bütün ezilen ülkelerinde milli kurtuluş savaşlarının, ya şehir ve köy proletaryasının (Vietnam), ya da küçük burjuvazinin en yoksul kolunun (Cezayir) öncülüğünde verilmekte oluşu bir rastlantı değildir. Bizim ilk milli kurtuluş savaşımız da bu bakımdan bir istisna olmamıştır. Genellikle küçük burjuva kökenden gelme asker-sivil-aydın zümre o günlerde en halkçı, emekçiye en yakın bir şartlanma içindeydi; ve hegemonyası altında kurulan milli güç birliği saflarında Türkiye köylüsünün büyük ağırlığı vardı. Emeğe övgü niteliğinde sözler, o günlerde rast gele söylenmiş sözler değildir. Ve sonraki dönemde bu sözlerin pek tekrarlanmaması da rastgele değildir. Cephenin cephane ikmalinin sağlanmasında büyük rol oynamış olan Ankara’daki İmalat:ı Harbiye’nin İştirakiyun Partisi üyesi sosyalist işçilerin; eldeki topların namlularına uysun diye dolu top mermilerini torna da çaptan düşüren ve bu Yüzden sık sık şehitler veren bu proleterlerin Başkumandan Mustafa Kemal ile doğrudan doğruya temasları vardı. Savaş yıllarında Çankaya’nın kapısı bu sanayi işçilerine her zaman açıktı. İç ve dış dalgalanmaların birleşmesi sonucu sonraki dönemde küçük burjuva bürokrasisinin emekçi yığınlardan uzaklaşmış olması olgusu, Kurtuluş Savaşının halk; savaşı niteliğini gölgelendirmemelidir.

Ulusun tarihi bir kategori olduğunu belirttik. Ulus, «kapitalizmin şafak vakti ortaya çıktı», kapitalizmin gelişmesiyle o da gelişti. Ama ulus kapitalist sömürü. düzeniyle birlikte ortadan kalkmıyor. Bir zamanlar, özellikle geçen yüzyılda, sosyalist düzenin, ulusal çitleri, ulusal imtiyazları ortadan kaldırmasıyla, ulusların da ortadan kalkacağı inancı devrimci çevrelerde yaygındı. Sosyalist bilimin gelişmesi, zenginleşmesiyle ve sosyalist devrimlerin gerçekleşmesiyle, bu görüşün sosyalizmin ilk aşamasında ye emperyalizmin yaşadığı bir dönemde gerçekleşmeyeceği anlaşılmıştır. Sosyalizme geçişle ulusal imtiyazlar, büyük ulusların küçükleri ezmesi önlenmektedir, ama sosyalist devrim, hiç değilse ilk aşamasında ulusların ortadan kalkması sonucunu vermesi şöyle dursun, uzunca bir süre için ulusların, ulusal kül- türlerin tam bir açılıp gelişme olanağına kavuşmalarım sağlamıştır. Elbette ki böyle bir gelişme, Aleksey Tolstoy’un sözleriyle «Ulus denen nehirlerin bir gün gelip insanlık okyanusunda birleşecekleri» görüşünün gerçeklere uymadığının kanıtı sayılamaz. Hiç şüphe yok ki ulusal nehirler insanlık okyanusunda birleşeceklerdir.Ulusal sınırlar içinde hapsedilmiş durumda kalmakla yetinmeyecek olan insanlar, tüm insanlığın katkılarıyla bir insanlık kültürü yaratacaklardır. Ama bu, ancak, emperyalizm çağının ve daha önceki sömürü düzeninin, ulusal baskı altında tuttuğu.ulusların tam bir ulusal gelişme olanaklarına kavuşmalarından ve kendi ulusal kültürlerinin bütün olanaklarını geliştirmelerinden sonra, bunları yeterli bulmamaları ve ulusal sınırları kendi iradeleriyle aşmalarıyla olabilir.

Okyanusun kıyılarına henüz varmadığımıza. göre, içinde yaşadığımız çağın en büyük gerçeği millet gerçeği olduğuna göre, bu çağın devrimci görevi, Türkiye toplumunun tam uluslaşmasını, bütün engelleri yıkarak gerçekleştirmektir. Bu, dünya: yüzünde bütün ülkelerdeki devrimci güçler arasında dayanışmayla çelişen bir şey değildir. Burjuva sosyalizmine, dar görüşlülüğe kaçmayan en derin anlamıyla milliyetçilik,küçük burjuva insaniyetçiliğine, kozmopolitizme kaçmayan, gerçekten devrimci enternasyonalizmle çelişmez. Büyük Fransız sosyalisti Jean Jaures’nin ünlü sözünü’ burada tekrarlamanın yeri var:;;;;;;;; .

«Milliyetçiliğin azı seni enternasyonalizmden uzaklaştırır, milliyetçiliğin. derini seni enternasyonalizme götürür. Enternasyonalizmin azı, seni milliyetçilikten uzaklaştırır, enternasyonalizmin derim seni milliyetçiliğe götürür.»

Gerçekten, bugün.. ulusunun başı dik, insanca bir yaşantıya kavuşması için saldırgan Amerikan emperyalizmine karşı savaşan Vietnamlı savaşçı en derin, en saf anlamıyla milliyetçidir. Ama Vietnam milli kurtuluş savaşı bu dünyada yer almaktadır ve bütün ülkelerin’ devrimci güçlerinin bu savaş karşısında bir tutumu vardır, karşı devrimci güçlerin de olduğu gibi. Kore’den Cezayir’e kadar, Küba’dan Filistin’e karlar emperyalizmle mücadele halinde olan halkların olsun, sosyalist gelişme olanaklarına kavuşmuş olan halkların olsun, kendisiyle uluslararası devrimci dayanışma durumunda olduklarının bilincindedir. O,Fransa’da fabrikaları işgal eden işçilerin Amerikan üniversitelerinde polisin copuna göğüs gererek Vietnam’da barış için gösteride bulunan Amerikalı genç aydınla, Jean Paul Sartre’larla, Bertrand Russel’larla dayanışma halinde olduğunun bilincindedir. Bu bilinç en derin en saf anlamıyla milliyetçi olan Vietnamlı savaşçıyı, aynı zamanda en derin anlamıyla enternasyonalist; yapar.

Bizim milli kurtuluş savaşımızda da, Türkiye’nin millicileriyle bütün dünyadaki devrimci güçler arasında uluslararası dayanışma kendiliğinden kuruldu. Sosyalist devrim bayrağını açmış olan Sovyetler Birliğinin varlığının, Doğu cephemizi emniyete almamızı kolaylaştırması ve bu; komşu ülkenin bizim için maddi ve manevi bir dayanak teşkil etmesi; batı proletaryasının kesin olarak yeni askeri maceralara; karşı çıkmasının, Karadeniz’de Fransız donanmasındaki isyan v.b. gelişmelerin Batılı emperyalistlerin elinde zinde kuvvet olarak; yalnız Yunan ordusunu bırakması; Yunanistan içinde bile ilerici güçlerin Anadolu savaşına karşı çıkmaları, ilk başarılı milli kurtuluş savaşını vermekte olan Türkiye’ye Doğunun ezilen halklarının derin bir sevgi ve bağlılık duymaları gibi uluslararası etkenler, Türk zaferi’nin elde edilmesinde bir ölçüde rol oynamıştır. Ve kurtuluş savaşımızın su katılmamış yurtsever. savaşçısı, aynı zamanda Türkiye toprağına saldıran askeri kuvvetin arkasında duran emperyalist sisteme dünya ölçüsünde karşı devrimci güçlerin kendi safında savaştıklarının ,bilincindeydi. Bu bilinç milliciyi aynı zamanda enternasyonalist yapıyordu.

Adı üstünde, enternasyonalizm, millet gerçeğine dayanan bir kavramdır. Uluslararasıcılık diye çevirebileceğimiz, enternasyonalizmin ilkel maddesi, ulustur. Ulus gerçeğine dayanmayan bir enternasyonalizm havada kalır. Çok kez ulus gerçeğini. inkara kadar varan küçük burjuva insaniyetçiliğinin, yada. ümmetçiliğe dönüş özlemini yansıtan dini nitelikte kimi akımların, gerçek devrimci enternasyonalizmle ortak bir yanı yoktur.

Fikret’in «Ruy-i; zemin vatanım — Nev-i beşer. milletim» (Yeryüzü vatanım-İnsanlık milletim) mısraını , zamanının şoven tahriklerine karşı şair tarafından öfkeyle söylenmiş bir söz olarak, hoşgörü ve anlayışla değerlendirebiliriz, ama millet gerçeğini atlayan böyle bir enternasyonalizmin bilimsel bir yanı yoktur. Aynı şeyi Avusturyalı işçilerin türküsündeki «Anamız amele sınıfıdır – Yurdumuz bütün cihandır bizim» beyiti için de söyleyebiliriz.

Sosyalizmin bilimi meseleyi bambaşka şekilde koyuyor. Bu bilimi sindirmiş ve en derin anlamıyla devrimci enternasyonalizmi benimsemiş olan devrimcinin vatanı, kendi memleketidir ve milleti de kendi milletidir.

* **

Ulus kavramını başka türlü yorumlayanlar ve ırk birliğini ulusun temel karakteristiği sayanlar var. Ulus ne bir ırk topluluğudur, ne de klanın genişlemesiyle. Teşekkül etmiş, tek bir kökenden gelen bir topluluktur. Örneği bugün Fransız ulusu, Galliler, Romalılar, Bretonlar, v.b. gibi ayrı ayrı ırkların birleşmesiyle meydana gelmiştir. Örneğin, özel bir. durumu olmak la birlikte, Amerikan ulusu dört kıtanın halklarının Kuzey Amerika’da toplanmasıyla ve kapitalist gelişmenin bu ülkede dil, toprak ve iktisadi yaşantı birliğini gerçekleştirmesi ile meydana gelmiştir. Uluslaşmış öteki halklar için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Tarih boyunca birçok uygarlıkların beşiği, çeşitli kavimlerin yurdu olmuş Anadolu’da yaşayan Türk ulusu da bu, bakımdan bir istisna değildir.

Bizde ırkçı ulus kavramı, Turancılık, ilkten Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküp dağılması döneminde Osmanlılık bilincine .karşı bir tepki olarak belirmiştir. 19. yüzyılda toplumdaki gerici güçlerin dayanağı, feodal, teokratik bir devlet yapısına bağlılığı ifade eden Osmanlılığa karşı gelen imparatorluğun öteki kavimlerinin, örneğin,; Yunanlılar, Bulgarlar gibi Balkan halklarının Bab-ı Aliye baş kaldırmaları, uluslaşma sürecine girmiş olmalarının bir sonuçuydu. Büyük toprakların, Türk ağalarının elinde bulunması, ve bunların yerini alacak sıra bekleyen bir derebeyler sınıfının, olmayışı sonucu, bu ülkelerde otomatik olarak, siyasi bağımsızlığa, feodal ilişkilerden arınmada ve uluslaşmada en önemli adım olan toprak reformu eşlik ediyordu;;; .

Türkler için durum değişiktir. İmparatorluğu kuran kavim durumunda olan, imparatorluk nüfusunun büyük bir kısmını teşkil eden, teokratik devletin resmi dininden olan müslüman Türkler için, Osmanlı devletinin parçalanması görünüşte bir felaketti. İmparatorluğun Türk olmayan halkları için durum basitti: Kapitalist pazarın Osmanlı topraklarına girmesiyle ulus bilincine varmaya başlayan bu halklar,’imparatorluğun ,savunucusu durumunda olan Türk çoğunluğa karşı savaşarak siyasi bağımsızlığa ve dolayısıyla, ulusal açılıp gelişme olanağına kavuşacaklardı. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünde çıkarı olan Avrupa’nın büyük devletleri kendilerine bunda destek almaktaydılar. Türklerin durumu çok daha çapraşıktı. Onlar, bir yandan tebaa ve ümmet olarak kendi kaderlerini imparatorluğun kaderine bağlı sayıyorlardı. Ama öte yandan ulusal bilinç Türkler arasında da kök tutmaya başlamıştı. Yenilgiler Osmanlılık bilincinin gelişmesine ve Türk ulusçuluğunun ilerlemesine sebep oldu. Ama Türkler, imparatorluklar ölçüsünde düşünmeye alışıktılar; Ve yeni fikir akımı da bu alışkanlığı hesaba katmak zorundaydı. Ulusçuluk ülküsü, imparatorluğun Türklerin yaşadığı topraklarına hapsedilemezdi. Bir aşiretten başlayarak dünyanın en güçlü imparatorluğunu yaratmış olan Osmanlılığın yerini alacak olan yeni ülkü, yüce hedeflere yükselmeli, hayalleri tutuşturmalıydı. Osmanlı; İmparatorluğunun Türk olmayan ulusları bize karşı döndüklerine ve ayrı uluslar olarak kendi kaderlerini tayin etme yolunu tuttuklarına göre, Türk ırkından olanlar Balkanlardan Orta Asya’ya kadar birleşmeli, güçlü Turan imparatorluğunu kurmalıydılar. Dünyadaki Türk aslından çeşitli halklar. arasında, ulusun temel karakteristiklerinden olan toprak ve iktisadi yaşantı birliği olmadığına göre, Turancılık gerçekler temeline dayanmıyordu, hayaldi,;; Turancılık, feodal teokratik Osmanlılık bilincine karşı milletçilik bilincini temsil ettiği ölçüde olumlu, ilerici bir akımdı. Kısas-ı Enbiya’nın yerini Türk mitolojisinin alması yolunda çabalar bizce olumlu, ilerici nitelik taşır. Ama Turancılık gerçek ulusçuluktan ayrıldığı, Türkiye Türk’ünün, feodal ilişkilerden arınmış demokratik bir ülkenin özgür vatandaşı olması anlamında uluslaşması davasını, doğru yolundan saptırdığı” bakışları Anadolu insanının meselelerinden başka yöne çevirdiği, gerçekçi olmayan bir hayale doğru yönelttiği ölçüde olumsuz, gerici bir akımdır.

Turancılık hakkında bir hükme varırken, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki Türk olmayan halkların, hiç değilse bir kısmını kendi saldırgan emperyalist amaçlarının bir aracı olarak kullanma çabasında olan ve kaleyi içinden fethetmede oldukça başarı sağlayan İngiltere’nin, Fransa’nın ve Çarlık Rusya’sının ve bunların karşısında yer alan Almanya’nın, geçen yüzyılın sonlarında ve yüzyılımızın başlarındaki politikalarını doğru değerlendirmek gerekir. Gene bu akım hakkında, doğru bir değerlendirmeye varabilmek için, kırk milyonun üstünde Türk asıldan halkların yaşadığı Sovyetler Birliği’nde Ekim 1917 ihtilalini ve iki dünya savaşı arasında Almanya’da Nazizmin zaferinin bu bakımdan etkilerini göz önünde tutmak gerekir.

Türk mitolojisine dönmenin olumlu, ilerici bir davranış olduğunu belirttik. Ümmetçilikten çıkmağa ve uluslaşmaya başlayan bir halkın, kendi öz kültür kaynaklarına dönmesi tabii bir şeydir. Ve sınıfsız barbar bir toplumun üst- yapısı olan Türk mitolojisi, özünde, emeği ve emekçiyi yücelten unsurlar taşır. Örneğin Ergenekon Destanında topluma kara gününde yol gösteren, bir demircidir. Bey değil han değil, bir emekçi. Ve toplumun kurtuluşu, toplumdaki bütün fertlerin kollektif çalışmasıyla gerçekleşmektedir. İnsanin kollektif emeği Ergenekon’da demirden dağlar eritmektedir. Ergenekon Destanı özünde devrimci bir destandır, ama ona bugün Türkiye’de sahip çıkanların davranışlarını devrimci olarak nitelendiremeyiz. Bugünün Turancılarının yaptıkları şey, objektif olarak, demagojik bir sözcük olarak kullandıkları milliyetçilik sloganı altında milli güçler saflarını bölmeye çalışmak ve dolayısıyla Türkiye’nin Amerikan vesayeti altında sömürülen geri ülke durumundan çıkar sağlayan gayri milli unsurların ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey değildir.

Gerçek Türk milliyetçisi, Türkiye’nin bugünkü bağımlı, geri durumunu hazmedemeyen ve Türkiye’nin insanının başı dik, insanca bir yaşantıya kavuşması için tek çıkar yolu, bilimin Ve gerçeklerin emrettiği yolu, devrim yolunu tutmak kavrayış ve yürekliliğini gösteren kimsedir, Ve bu milliyetçilik, misak-ı milli sınırları içinde yaşayan Türkiye vatandaşlarının ve Türkiye ile doğal bağları olup bunun bilincinde olanların eylemleriyle ispat edenleri kapsar.

Turancısına, Ergenekoncusuna şu soruyu sormak gerekir: Acaba niçin çarların ortaya attığı Slav Birliği ideali (pan slavizm) 1917′den önce Rusya Bati kapitalistlerinin bir yatırım ve sömürü alanı iken gerçekleşmemiştir de, bugün gerçekleşmiştir? Acaba niçin Almanya Cermen birliği sloganını, dünya savaşına doğru bir adım niteliği taşıyan bu sloganı ortaya attığında ortalık karışır ve böyle bir sloganı dost düşman herkes ciddiye almak zorunda kalır da, hatta anti- emperyalist bir niteliğe büründüğü sürece Arap Birliği davası bile ciddiye alınır da, bugünün Türkiye’sinde Turancılık sloganı kimse tarafından ciddiye alınmaz? Ve yurt dışındaki Türkleri bile uzun boylu ilgilendirmez.

Bu soruyu doğru cevaplandırmak gerekir. Ve doğru cevap bize, gerçek milliyetçiliği, Anadolu insanım başı dik, uygar ve mutlu bir, yaşantıya. kavuşturma davasına sarılmaya yöneltecektir. Birçokları bunu yapmışlardır. Turancılıktan sosyalistler safına gelenler çoktur.

Turancılık konusu üzerinde dururken meselenin şu yanını da düşünmemiz gerekir: Tam bir ulusal açılıp gelişme şartlarına kavuşan ulusların, kendi ulusal kültürlerini bütün yönleriyle geliştirdikten sonra ulusal kültür sınırlarını aşmanın gereğini duyacaklarını belirttik. «Bir gün gelecek ulus denen nehirler İnsanlık okyanusunda birleşeceklerdir» sözünü tekrarladık. Ulusal kültür çitlerini aşma gereğini duyacak olan özgür ulusların ilk önce kendilerininkine en yakın kültüre sahip olan uluslara yaklaşmaları tabiidir. Örneğin Latin kökenden gelme dilleri konuşan ulusların ilk önce birbirleriyle kaynaşmaları akla yakındır. Slav ulusları, Arap ulusları v.b. için de aynı şeyi söyleyebiliriz.

Hiç şüphe yok ki, o aşamada, çağın uygarlık düzeyine çoktan ulaşmış ve ulusal kültürünü tam olarak geliştirmiş Türk ulusu ile, dünyadaki öteki gelişmiş Türk toplulukları arasında tabii bir yakınlaşma, bir kaynaşma yer alacaktır. O şartlarda, tarih boyunca Türk kavimleri içinde en büyük hayatiyeti göstermiş olan büyük bir tarihin, büyük bir kültürün mirasçısı olan Türkiye’nin Türklerini, doğu halkları, ilk milli kurtuluş savaşında emperyalizmi yendiğimiz ve milli kurtuluş savaşları çağını açtığımız zamanki gibi sevgi ile, saygı ile bakacaklardır. Ve elbette ki o şartlarda Türkiye dışında yaşayan Türkler de sosyalist Türkiye’mize yüzlerini çevireceklerdir. İnsanlık tarihinin daha ileri bir aşamasında, insanoğlunun ulusal kültür çitlerini aşma gereğini duyacağı bu aşamada, özel bir durumu olan Türkiye’nin,sözünü ettiğimiz o insanlık okyanusunun gerçekleşmesinde ilk mihrak noktalarından biri olması pekala mümkündür; yeter ki bugünden devrim yolunu tutabilelim. Henüz treni kaçırmış değiliz.

Bu söylediklerim sosyalizmin bilimi ile çelişen bir hayal değildir. Ve Türk devrimcisinin gerçek Türk ulusçusunun, Türkiye’nin geleceği için böyle hayaller kurması iyi bir şeydir, sıhhatli bir şeydir.

**
Gerekli devrimci adımları atarak, tam bir ulusal gelişme olanaklarına kavuşan bir Türkiye’de, etnik toplulukların durumu ne olacaktır? Özellikle Kürt meselesi nasıl bir çözüme bağlanacaktır?

Türkiye’de ulus gerçeğini ele alan bir konuşmada, sayıları, resmi istatistiklere göre (ki bunların abartılmış sayılar olduğuna inanmak için sebepte yoktur), iki buçuk milyonu bulan Türkiye Kürtlerinin bu bakımdan durumunu ele almamak, bilimsellikle, ağırbaşlılıkla bağdaşan bir davranış olamaz. Türkiye’de bir Doğu meselesi vardır ve bu mesele üzerine eğilmek ve Türkiye’nin çıkarlarına uygun çözüm yolları aramak bir yurtseverlik görevidir. Biz, uzun yıllar bu görevi yerine getirmedik, bu meseleyi tabu saydık. Bu yüzden öyle bir durum meydana gelmiştir ki, bugün Türkiye’nin bu en önemli meselesiyle, Türklerden gayrı hemen herkes ilgilenmektedir. Belli başlı Batı üniversitelerinde Kürdoloji kürsüleri vardır. Örneğin CIA’nın kadro ikmalini yaptığı önemli bir kaynak olduğu söylenen Amerika’nın Harvard Üniversitesi’nde,ya da Washington’daki George Town Üniversitesi’nde, yabancı diller arasında Kürtçe, en az Türkçe kadar önemli bir dil sayılmaktadır. Batıda olduğu gibi SSCB’de de Kürdoloji önemli bir araştırma alanıdır. Dünyanın en ünlü Kürdologları Rus’tur. Kürtler adına konuştuğunu iddia eden birçok örgütler, gruplar v.b. Almanya’dan Amerika’ya kadar yoğun bir faaliyet içindedirler ve bunların meseleyi (Kürtler dahil) Türkiye halkının gerçek çıkarları açısından koydukları ve petrol kaynakları bakımından pek önemli sayılan dünyanın bu bölgesinde, emperyalizmin uzun vadeli çıkarlarına uygun biçimde davranmadıklarını söylemek zordur.

Bu durumda biz, millet konusunu inceleyen bir konuşmada tabulara uymayı ve en önemli bir memleket meselesini susarak geçmeyi, gerçek yurtseverlikle bağdaşmayan bir taviz sayıyoruz. Ve kısaca da olsa, bu konu üzerinde duracağız.

Biz tarihimizin en çetin günlerinde, Sivas Kongresi sırasında, Kurtuluş Savaşı süresince ve Lozan’da Misak.ı Milli sınırları içinde yaşayan bu iki kardeş kavmi, Türklerin ve Kürtlerin varlığını resmen kabul ettik ve bu tutumumuz, Türkiye halkının birliğini zedelemedi, tersine bu birliği perçinledi. Biz Sakarya’da, Afyon’da, düşmanla kesin savaşlara giriştiğimiz zaman Doğu’da bir meseleyle karşılaşmadık. Kurtuluş Savaşında ülkenin Kürtlerle meskun bölgelerinde bir Çapanoğlu isyanına, bir Delibaş isyanına, Çerkez Ethem olayına benzer hareketler olmadı. İsyanlar diyarı Doğu Anadolu’da tarihimizin en çetin günlerinde isyan olmamıştır. (*)

(*); Buraya Ulus gazetesinde yayınlanmakta olan «İnönü’nün Hatıraları» başlıklı tefrika yazısından Kürtlerin Milli Mücadelede davranışlarını anlatan kısmı aktarmayı gerekli buluyoruz. İnönü bu konuda şöyle diyor:

,«… Milli Mücadele esnasında ve Lozan müzakereleri devam, ederken, Kürtler umumi olarak Türk camiasında bulundular ve memleket birliğini muhafaza etmek, milli hükümeti kuvvetli bulundurmak için arzu İle yardımcı oldular. (…)

«Bİz TÜRKLER VE KÜRTLER»

;«Sevr Muahedesiyle Kürtler, Türkler gibi vatanı tehlikeye maruz gördüler. Çünkü Sevr Muahedesi hükümlerine göre, Doğu Anadolu’da Ermenistan hududu bitişiğinde bir Kürdistan Devleti kurulacaktı. Kürtler, Türk vatanının, bilhassa Doğuda, Ermeni tehlikesine maruz kalacağını biliyorlardı. Milli Mücadelenin devamınca canla başla beraberlik gösterdiler. Sonra Lozan Muahedesi yapılırken de, Kürtler, vatansever olarak Türklerle beraber bulunmuşlardır. Kürtler, Ermeniler gibi Lozan’a gelip bize müracaat etmediler.’ Hatta biz Lozan’daki konuşmalarımızda, milli davalarımızı’Biz Türkler ve Kürtler’ diye bir millet olarak müdafaa ettik ve kabul ettirdik. Şeyh Sait İsyanı, Kürtlerin bu umumi tutumundan ayrılan bir sapmadır…» (Ulus, 31 Mart 1969), [Aydınlık'ın notu.]

Aynı şey, imparatorluğun çöküp parçalandığı daha önceki dönem için de doğrudur. 1806′da, Abdurrahman Paşa isyanıyla başlayan 19. yüzyıl Kürt isyanları zinciri, Bab-ı Ali’nin merkezi otoriteyi güçlendirme çabasına karşı Doğu derebeylerinin direnmesinden doğmaktaydı. Osmanlı yönetimini merkezileşmeye doğru iten başlıca etken, kapitalist pazarın Anadolu’ya yayılmaya başlamasıydı. 1806′dan önce, yüzyıllar boyunca, Osmanlı ile Doğu Anadolu’nun Ekrat beylikleri ahenk içinde yaşamışlardır.Ekrat beyleri nisbi bağımsızlıkları karşılığında, gönüllü olarak imparatorluğun Doğu sınırlarının bekçiliğini ediyorlardı.

1880 Nehri isyanının, 19. yüzyıl boyunca birbirini izleyen Kürt isyanları serisini sona erdirmesinden, 1925′te Şeyh Sait isyanına kadar geçen 45 yıl içinde, Doğu Anadolu’da kayda değer bir isyan hareketi olmamıştı. Oysa bu dönem, imparatorluğu teşkil eden öteki ulusların Osmanlı Devletine baş kaldırma hareketlerinin yoğunlaştığı dönemdir. Bu dönem sonunda imparatorluk yıkıldı ve Misak-ı Milli sınırları içine çekilen Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Sivas Kongresinde ve Lozan’da ifade edildiği gibi, Misak-ı Milli sınırları içinde yüzyıllar boyunca kader birliği etmiş ve aralarındaki birlik, en çetin tarihi sınavlarda denenmiş iki kardeş kavim yaşar: Türkler ve Kürtler.

Burada, 1925′ten bu yana Doğu’da gütmüş olduğumuz asimilasyon (Türkleştirme) politikasına, Türk hükümetini iten sebepleri ayrıntılı olarak incelemenin gereği yok. Hiç şüphe yok ki, Şeyh Sait isyanı dolaylı olarak da olsa, İngiliz emperyalizminin çıkarları paralelinde bir irtica hareketiydi. Hilafetin ve Saltanatın başlıca dayanaklarından Nakşibendi tekkesi Şeyhinin, Türkiye’de hilafetin yeniden kurulmasını amaç edindiğini ilan eden Arapça fetvasıyla başlayan, dünya tarihinde emperyalizmi bir milli kurtuluş savaşında ilk olarak yenmiş bir devrimci düzene karşı bir Şeyh Sait isyanı, özünde, gene Nakşibendi tekkesinin kışkırttığı bir Menemen isyanından farklı değildir.

Şeyh Sait isyanına, milli nitelik yakıştırma yolundaki çabaların gerçeklere uymadığı ve ilericilikle bağdaşmadığı görüşündeyim. Kürt isyanlarında, tenkil kuvvetlerinin bazı hallerde aşırı sertliğe başvurmalarının gereksizliği, bu isyanların niteliğini değiştirmez. Çağımızda milli hareketler emperyalizme karşı ve öteki milli kurtuluş hareketlerinin paralelinde, onlarla dayanışma içinde olur. Bir milli kurtuluş savaşından muzaffer çıkmış olan Mustafa Kemal Türkiye’sini parçalamayı ve zamanın tek sosyalist ülkesi Sovyetler Birliği çevresinde Batı emperyalistlerinin kurmaya çalıştıkları «Sağlık Kordonu», bir kukla tampon devletle güçlendirmeyi amaç edinen emperyalizmin desteklediği bir hareket, milli hareket değildir. Ve hele, milli hareket, özünde anti – feodal köylü hareketidir. Şeyhlerin, İngiliz muhibbi seyitlerin önderliğinde milli hareket olmaz.

Ama Şeyh Sait isyanının niteliği ne olursa olsun, bu isyan, Doğuda,1925′ten . sonra izlenen asimilasyon (Türkleştirme) politikasının gerekliliğinin kanıtı olamaz. İsyan kışkırtıcılığı eden gerici feodal güçler, ancak, feodalizme karşı mücadeleyle, toprak emekçisini özgür vatandaş payesine yükseltmeyi hedef tutan demokratik devrimle tasfiye edilir. Asimilasyon politikası ise, demokratik mücadeleyi gölgelemiştir. Çünkü feodal ilişkilerden arınmış bir toplumda, özgürlüğe kavuşan toprak yöneticisi, kendi anadilini kullanmakta, kendi etnik değerlerine sarılmak ta da özgür olduğunun bilincine varacaktır ve asimilasyon politikasına karşı direnecektir. O halde, asimilasyon politikasını uygulama çabasında bir iktidar, ister istemez anti-feodal mücadeleyi gevşek tutacak, demokratik özlemlerini karşılayamayacağı, özgür köylü sınıfının oluşmasına engel olacak, feodallerle uğraşacaktır. Nitekim Doğuda bu olmuştur. Doğunun, ülkenin öteki bölgelerine kıyasla,daha da geri bırakılışının açıklanmasını hiç değilse kısmen, bu asimilasyon (Türkleştirme) politikasında aramak gerekir. Üstelik asimilasyon politikası, çağdaş tarihte dünyanın hiç bir ülkesinde bu politikayı uygulayan ulusun lehine sonuç vermemiştir. Çarlık Rusya’sının güttüğü Ruslaştırma politikasının tam bir başarısızlığa uğraması, bunun en tipik örneğidir. Türkiye’de bu bakımdan bir istisna olmamıştır. Bugün valilerin tercümanla dolaştığı Doğunun altı ilinde, Türkçe bilmeyenler nüfusun çoğunluğunu teşkil etmektedir ve 1925′ten bu yana haberleşmede, ulaştırmada ve eğitimde gelişmelere rağmen Türkçe bilmeyen nüfus oranında bir azalma olmadığını tahmin edersek, gerçeklerden pek ayrılmış olmayız. Asimilasyon politikasını, Doğunun demokratik gelişmesine engel teşkil ettiği, bu bölgenin nisbi geriliğine sebep olduğu ve üstelik tam tersi sonuçlar verdiği, Türkiye’de milli birliği güçlendirmek şöyle dursun, Doğu Anadolu’yu, Türkiye’ye karşı emperyalist fesat planları için elverişli bir alan haline getirdiği besbellidir. Biz, Sivas Kongresinde, Lozan’da olduğu gibi, Türkiye’de kardeş Kürt topluluğunun varlığım kabul etmenin ve merkezi, laik bir cumhuriyet maarifi denetiminde, Kürtlere kendi anadillerini kullanma olanağını sağlamanın, emperyalist fesat kaynaklarını kurutacağı, Türklerle Kürtler arasındaki tarihi kardeşlik bağlarını, ulusal birliği daha da güçlendireceği inancındayız. Buna paralel olarak, bütün ülkeyi kapsamına alan köklü bir toprak reformu ve bu reforma paralel olarak atılacak demokratik devrim doğrultusunda adımlar, ülkenin bu geri bölgesini, feodal ilişkilerden arındıracak, derebey ve şeyh, sömürü ve tahakkümüne son verecek, Doğunun çilekeş toprak emekçisini toprak köleliğinden kurtaracak, onu vatandaş payesine ulaşmış özgür köylü durumuna yükseltecek, özgür köylünün bu bölgede de toplumsal gelişmeye ağırlığını koyabilmesi olanağını sağlayacaktır. Ayrıca sınai yatırımlar alanında, Türkiye’nin Batısıyla Doğusu arasında eşitliğin gerçekleştirilmesi, Doğuda işçi sınıfının gelişmesine yol açacak ve devrimci gücün, Doğuyu gerilikten kurtarmada önemli bir etken olabilmesi şartlarını yaratacaktır. Bu, Doğuda Türkiye’nin tam bağımsızlığının gerçekleştirilmesiyle birlikte, milli demokratik devrimin belli başlı görevlerinin yerine getirilmesi demektir ve Doğu için biricik demokratik, biricik devrimci ve aynı zamanda (gerçek; milliyetçilik anlamında) biricik milli politika budur.

Belirtmenin gereği yok: Türkiye’de milli güçlere dayanmayan onları temsil etmeyen bir iktidar, böyle bir politikayı izleyemez. Böyle bir politikayı ancak milli demokratik devrimi gerçekleştirmeyi, Türkiye’yi tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir ülke durumuna yükseltmeyi kutsal amaç bilen, Türk toplumundaki bütün milli güçlerin temsilcisi bir halk iktidarı yürütebilir. Onun için bu söylediklerimiz, AP iktidarına hitap eden bir uyarma değildir. Bir yandan «Amerika’nın Türkiye’deki varlığını azaltmasından yana olmayan», öte yandan nüfusun % 65′i okuma – yazma bilmeyen bir ülkede, sınırlı eğitim imkanlarını her ilde imam-hatip okulları açmaya tahsis edeceğini resmen ilin eden bir AP iktidarının, Doğu meselesine el atmasından hayır ummak safdillik olur. Beterin beteri vardır. Ve Doğu Anadolu’da, petrol şirketlerinin emrinde bir ikinci Kuveyt şeyhliğinin kurulması, Kürtler dahil bütün Türkiye için çok daha büyük bir felaket olur.

Türkiye’de etnik topluluklar için ve özellikle Kürtler için, anadil ve kültür eğitiminin, merkezi, laik, devrimci bir cumhuriyet maarifi yönetiminde olmasını gerekli gördüğümüzü belirttik. Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıklar için eğitimin yönetimi, aslında bir dini kurum olan cemaate bırakılmıştır. Bu, laiklik ilkesiyle çelişen bir durumdur. Bu çelişkinin ortadan kaldırılması, söz konusu azınlıkların Türk çoğunluğu ile kaynaşmasını olumlu biçimde etkileyecektir.

Ama, anadil ve kültür derslerinin, bugün ağa ve şeyh tahakkümü altındaki Doğuda başıboş bırakılması, demokratik gelişmeye aykırı düşen durumlara sebep olabilir. Arapça fetva ile isyana girişen Şeyh Sait’in izinde yürüyen gerici tutumun, Doğuda laik okul yerine medrese açması pekala mümkündür. Köylünün demokratik mücadelesinin, bağımsızlık ve toprak reformu için mücadelesinin Söke’de, Akhisar’da, Ödemiş’te, Elmalı’da görülmesi ve çok daha yoğun bir sömürünün sürmekte olduğu Doğuda toprak emekçisinin henüz sesini yükseltmemiş olması, Doğuda feodal boyunduruğun ağırlığını ve bizim bu konudaki tutumumuzun doğruluğunu kanıtlar.

Bizim bu konudaki görüşümüz, sosyalist teorinin ulusların kendi kaderlerini tayin etme ilkesiyle bağdaşan bir görüştür. Ulusların kendi kaderlerini tayin etme ilkesi, mutlak bir şey değildir ve şartlar ne olursa olsun her ulusun mutlaka ayrılarak ulusal devlet kurması gerektiği anlamını taşımaz. Yüzyılın başlarında ulusların kendi kaderlerini tayin etme ilkesinin, Rus Sosyal Demokrat Partisinin programında çıkarılmasını savunan Polonyalı Marksistleri en sert biçimde eleştiren ve bu ilkeyi savunan Lenin, örneğin Polonya’nın Çarlık Rusya’dan ayrılarak bağımsız devlet kurmasına kesin olarak karşıydı. Ulusların ayrılıp devlet kurma hakkı, boşanma hakkına benzetilir. Vatandaşın boşanma hakkı Medeni Kanunda yazılı bir haktır ve boşanmak için kesin sebepler olduğunda, vatandaş bu hakkını kullanabilmelidir. Ama bu, boşanma hakkından yana olan bir kimsenin, boşanmadan yana olduğu, herkesin bekar yaşamasından yana olduğu anlamına gelmez.

Tarihi köklere dayanan, Türklerle Kürtler arasındaki kardeşliğin, Türkiye’de ulusal birliğin, Türkiye’nin toprak bütünlüğünün, hangi biçimde olursa olsun baltalanması, hem Türklerin, hem Kürtlerin gerçek çıkarlarına aykırı sonuçlara varır ve dünyanın bu bölgesinde emperyalizmin durumunu güçlendirir. Doğu meselesi, ancak misak-ı milli sınırları içinde, hem Batıyı hem Doğuyu kapsayan milli demokratik devrimi gerçekleştirmekle çözüme; bağlanabilir.

**

Şimdi özetleyelim:

Bir tarihi kategori olan ulus, dil, toprak ve iktisadi yaşantı birliğine ve ulusal kültürde birlikten gelme ruhi şekillenme birliğine dayanır. Ulus bu olduğuna göre, gerçek ulusçu bütün ulusun malı, ulusal dil uğruna; ulusun üzerinde yaşadığı toprağın bütünlüğünü, o toprağı ancak o ulusun bir bütün olarak tasarrufunu ve ulusal bağımsızlığı kapsayan toprak birliği uğruna; feodal,bölünmeye son verilmesi ,anlamını taşıyan iktisadi yaşantı birliği uğruna; ulusal kültür uğruna; ulusal ruhun, ulusal bilincin tüm ulusça benimsenmesi uğruna mücadele ,eden kimsedir.

Kısacası gerçek milliyetçi, ulusal bağımsızlık, gerçek demokrasi, ümmetçiliği ve kozmopolitliği reddeden ulusal kültür uğruna savaşandır.

Buna karşılık, ulusun bağımlı ve feodal bölünmeye uğramış durumda sınıf çıkarı olan, ulusal kültürün açılıp gelişmesi önüne engeller diken kimsenin ağzında ulusçuluk, gerçekliği olmayan demagojik bir sözcüktür.

Her ne kadar ulus sloganını ilk ileri süren, devrimci çağında burjuvazi olmuşsa da, bugün artık bütün dünyada ulusçuluk bayrağı, emekçilerin ellerinde dalgalanmaktadır

;Ulusçuluk, devrimci enternasyonalizmle çelişen bir kavram değildir. Ama ulusçuluk, ulus gerçeğini reddeden kozmopolitizm ile bağdaşamaz. En derin anlamıyla ulusçuluk, insanı enternasyonalizme götürür. Devrimci anlamıyla enternasyonalizm, insanı ulusçuluğa götürür. Ulus gerçeğini inkar eden, yüzeyde kalan enternasyonalizmdir. Devrimci enternasyonalizmi reddeden, derinliği olmayan ulusçuluktur.’

Kapitalizmle ortaya çıktığı ve kapitalizm ile birlikte geliştiği halde, ulus, kapitalist sömürü düzeninin yerini, sosyalist düzenin almasıyla hemen ortadan kalkmamaktadır. Tersine emperyalizmin tarihi gelişmelerini durdurduğu birçok uluslar, ancak sosyalist düzen içinde ulusal kültürlerini engelsiz geliştirme olanağına kavuşmaktadırlar.

Irk, birliğini ulusun; temel karakteri sayan görüş, bilime ve tarihi gerçeklere aykırıdır, yanlıştır. Irk birliğini esas alan Turancılık, Osmanlılığa karşı bir tepki olarak ortaya çıktı. Ama bu akım, gerçek ulusçulukla bağdaşmayan bir yola girdiği, Türkiye Türk’ünün bağımsız ve feodal ilişkilerden arınmış demokratik bir ülkenin özgür vatandaşı payesine yükselmesi anlamında uluslaşma davasını devrimci yolundan saptırdığı, dikkatleri Anadolu insanının asıl meselesinden başka yöne çevirdiği için, emperyalizmin ve yerli – işbirlikçilerin işine gelen gerici bir akım haline gelmiştir. Bugünün Turancıları, milliyetçiliği demagojik bir silah olarak kullanarak, milli güçler saflarını; bölmeye çalışmaktadırlar.

Millet gerçeği konusu kapsamına, Türkiye’deki etnik topluluklar meselesi, özellikle Kürt meselesi de girer. Türklerle Kürtler arasındaki birlik ve kardeşlik, tarih sınavından geçmiştir. Sivas Kongresinde ve Lozanda misak-ı milli sınırları içinde bu iki kardeş kavmin birlikte yaşadığı gerçeğini açıkça ifade ettik. Bu davranış tarihimizin en çetin anında bu birliğin zayıflamasını değil güçlenmesini sağladı. Bir deve kuşu siyaseti olan ve başarısızlığı, Türkiye’nin aleyhine bir durum yarattığı sabit olan asimilasyon politikası bırakılmalı, Sivas Kongresindeki ve Lozan’daki durum benimsenmelidir. Türkiye’deki ulusal birliğin, Türkiye’nin toprak bütünlüğünün, hangi biçimde olursa olsun baltalanması, hem Türklerin, hem Kürtlerin gerçek çıkarlarına aykırı sonuçlara varır, emperyalizmin işine yarar. Doğu meselesi ancak, Kürtlere kendi ana dillerini kullanma hakkının, merkezi, laik cumhuriyet maarifi denetiminde tanınmasıyla ve aynı zamanda milli demokratik devrimin hem Doğuda, hem bütün Türkiye sathında bütün derinliğiyle gerçekleştirmekle çözüme bağlanabilir.

Geniş bir konu olan millet gerçeği kavramının kapsadığı meseleler hakkında burada söylenecekler bunlardır. Bu önemli konu devrimci bilim ışığında, bütün ayrıntılarıyla, bütün yönleriyle aydınlatılmalıdır. Aydınlatılmalıdır ki konuşmamın başında sözünü ettiğim sis dağılsın. Sağolun.

3 Yorum - “‘Kürt Tabusu’nu Yıkan Yazı: Millet Gerçeği”

  1. misafir :
    1 Aralık 2008 at 02:33

    Büyük Rus ulusunun perçinlediği
    Özgür Cumhuriyetlerin parçalanmaz birliği,
    Yaşasın halkların iradesiyle kurulmuş olan
    Yüce ve güçlü Sovyetler Birliği

    Sovyet Birliği marşının türkçe sözlerine ulaşmak istiyorum devamı sizde varsa rica etsem gönderebilir misiniz…
    çok lazım çoook
    teşekkürler

  2. Albero :
    14 Eylül 2009 at 00:33

    Büyük Rus ulusunun perçinlediği
    Özgür Cumhuriyetlerin parçalanmaz birliği,
    Yaşasın halkların iradesiyle kurulmuş olan
    Yüce ve güçlü Sovyetler Birliği

    Sovyet Birliği marşının türkçe sözlerine ulaşmak istiyorum devamı sizde varsa rica etsem gönderebilir misiniz…
    çok lazım çoook
    teşekkürler…

  3. Ihsan Kinik :
    31 Ekim 2009 at 14:35

    İsmail Beşikçi

    Tarih: 12 Ekim 2008 Pazar

    Roşan Lezgîn: Sayın İsmail Beşikçi, kendim epey zamandır yazılarınızı izlemeye çalışıyorum, Kürtçeye çeviriyorum. Kimi zaman, sanki, tam olarak bir şeylerin izah edilmediği/edilemediği duygusuna kapılıyorum. Mesela, tekrar ederek Türk milliyetçiliğinin katılığından, değişmezliğinden, yumuşamazlığından söz ediyorsunuz. Örneğin, “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Kürtlere Ne Veriyor?” başlıklı yazınızda da, daha önce yayınlamış olduğunuz yazılarınızda da bazı karşılaştırmalar yapıyorsunuz. Örneğin, şöyle diyorsunuz: “Nelson Mandela’yı 27 yıl cezaevinde tutan anlayışın temsilcisi De Klerk Nelson Mandela’nın yardımcılığına geldi. Bu, “dünyanın en ırkçı devleti” denen Güney Afrika’da resmi görüşün çok da katı olmadığını göstermektedir. Nelson Mandela’yı 27 yıl cezaevinde tutan anlayışın Cumhurbaşkanı De Klerk’in, seçimler sonunda, Cumhurbaşkanı seçilen Nelson Mandela’nın yardımcılığını kabul etmiştir. Türkiye’deyse, resmi görüş çok katıdır, hiç değişmemektedir. Katı, değişmeyen resmi ideoloji, hızla değişen bir toplumu yönetmeye çalışmaktadır.” Tabi burada “resmi görüş” denilen şey “Türk milliyetçiliği”dir. Ben böyle anlıyorum.
    Bu belirlemeniz, somut, olgulara dayanan bir tespit. Ama benim merak ettiğim şey şu: İşte bu, “katı, değişmez Türk milliyetçiliği”ni yaratan tarihsel arka plan, sosyolojik, psikolojik nedenler nelerdir acaba?

    İsmail Beşikçi: 19. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı aydınları imparatorluğun bekası üzerinde, yani imparatorluğun kalıcılığı, ölmezliği üzerinde düşünmeye başladılar. Osmanlıcılık ilk fikir hareketiydi. “Dil ve din farkı gözetilmeden herkese Osmanlı diyelim” deniyordu. Ama Balkanlarda, Yunanlılar, Bulgarlar, Romenler, Sırplar, Makedonlar, Hırvatlar arasında gelişen milliyetçilik hareketleri Osmanlıcılık düşüncesinin yaşam bulmasını engelliyordu. Balkanlarda gelişen bu milliyetçilik hareketlerinden geriye dönüş olmadığı anlaşılınca İmparatorluktaki Müslüman halkları bir arada tutabilmenin yolları arandı. İslamcılık akımı böyle gelişti. İkinci Abdülhamid döneminde (1876-1908) bu akımın geliştirilmesi için büyük çaba harcandı. Araplarda ve Arnavutlarda gelişen milliyetçilik hareketleri bu düşüncenin de geleceği olmadığını ortaya koydu.

    Yeni Osmanlılar, daha sonra da Jön Türklerle birlikte Türkçülük akımı da gelişmeye başlamıştı. 1910’larda, Balkan yenilgisiyle birlikte bu akım güç kazanmaya başladı. İttihat ve Terakki, İmparatorluğun bekasını, yani kalıcılığını ve ölmezliğini teminat altına almak için Türk unsura dayalı yeni bir organizasyondan söz ediyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nu Türk unsuru etrafında yeniden organize etmeye, Türk unsurun egemen olduğu yeni bir devlet kurmaya çalışıyordu. Yeni tasarımın yaşama geçmesinde, Ermeniler, Rumlar, Kürtler ve Aleviler ciddi engeller, pürüzler olarak görülüyordu. Rumların sürgün edilmesi, Ermeni nüfusunun çürütülmesi düşünülmeye, bu doğrultuda planlar hazırlanmaya başlandı. Ekonominin millileştirilmesi için de bu yapıldı. Kürtlerin Türklüğe asimilasyonu, Alevilerin Müslümanlığa asimilasyonu, yine, bu çerçevede gündeme geldi.

    Yunanlılar (Rumlar), Bulgarlar, Romenler, Sırplar, Hırvatlar Makedonlar, 19. yüzyılda İmparatorluktan ayrılıp kendi bağımsız devletlerini kurma sürecindeydiler.

    Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte, Arnavutlar ve Araplar da İmparatorluktan ayrılıp kendi bağımsız devletlerini kurma sürecine girdiler. 1917 Sovyet Devrimi sırasında Ermeniler de Doğu Ermenistan’da bağımsız Ermenistan’ı kurdular. Osmanlı Devleti sınırları içinde Türkler, Kürtler kaldı. Süryaniler yine bu sınırlar içinde kaldılar. Birinci Dünya Savaşı sürecinde, İngiltere, Fransa ve Rusya arasında, Mayıs 1916’da Sykes-Picot antlaşması imzalandı. Bu antlaşmayla Kürtlerin yaşadığı topraklar bölünüyor, parçalanıyor, paylaşılıyordu. Bu gizli antlaşmaya, Nisan 1917’de, Saint-Jean de Maurienne Antlaşmasıyla İtalya da katıldı. 1923’deki Lozan Antlaşmasıyla, Osmanlı Devleti sınırları içindeki Kürdistan üç parçaya bölündü.

    Birinci Dünya Savaşı sonunda, savaştan yenik çıkan imparatorlukların sömürgeleri, savaştan zaferle çıkan İngiltere, Fransa ve İtalya arasında paylaştırıldı. Milletler Cemiyeti yönetiminde kurulan bu yeni sömürgelere manda devletler deniyordu. Bu çerçevede, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki Arap topraklarında ve Kürt coğrafyasında manda devletler kuruldu. Bunlara A Tipi mandalar deniyordu. İngiltere’ye bağlı Irak, Ürdün ve Filistin, Fransa’ya bağlı Suriye ve Lübnan mandaları kuruldu. B Tipi mandalar, Afrika’daki Alman sömürgelerinin paylaşılmasıyla oluşturuldu. Pasifik’deki Alman sömürgelerinin paylaşılmasıyla ise C Tipi mandalar oluşturuldu.

    Görüldüğü gibi Kürtler ülke olarak ve halk olarak bölündü, parçalandı ve paylaşıldı. Misak-ı milli aslında, Türklerin ve Kürtlerin birlikte yaşadıkları topraklar olarak anılıyor. Cumhuriyetten sonra ise Kürtler inkar ediliyor ve asimilasyon politikaları kararlı bir şekilde uygulanıyor. İttihat ve Terakki döneminde başlayan asimilasyon uygulamaları Cumhuriyet döneminde sistematik olarak sürdürülüyor. Kürtleri Türkleştirmek, Türk milliyetçiliğinin çok önemli bir amacı oluyor.

    Osmanlı döneminde “tamamiyet-i vatan” deniyordu. İngiltere’ye bağlı olarak Irak mandasının (sömürgesinin), Fransa’ya bağlı olarak Suriye mandasının (sömürgesinin) kurulması, Kürtlerin üzerinde yaşadıkları toprakların bir kısmının, üzerine yaşayanlarla birlikte, Irak ve Suriye mandalarının (sömürgelerinin) denetimine verilmesi “tamamiyet-i vatan” anlayışında önemli bir gedik açıyor. Geriye kalan Kürtler üzerinde, yani Kürt topraklarının Kuzey kısmında, yani Türkiye’nin denetimine bırakılan kısmında, iyice etkin olabilmek için Türk milliyetçiliği geliştiriliyor. Burada, Kürtlerin üzerinde yaşadığı toprakların doğal zenginlikleri kadar, psikolojik faktörler de rol oynuyor kanısındayım. Başkalarını yönetmek önemli bir istek, önemli bir duygu olmalı. “Kürtler, geri, ilkel, cahil bir halk, onları da mı yönetemeyeceğiz, onları da mı adam edemeyeceğiz, onları da mı terbiye edemeyeceğiz…” anlayışı mevcut. Türklerin büyüklüğü söylemi başta Kürtler için geliştiriliyor, kanısındayım. Bu söylemin Kürt insanında şöyle bir duygu yaratması umuluyor: Ben de Türk olayım. Büyüklükten, maddi ve manevi zenginlikten yararlanayım. Bu ilkel, yoksun yaşamdan kurtulayım…

    Resmi söylem, Kürt topraklarının verimsiz, yoksul olduğu şeklindedir. “Her taraf dağ, tepe, kaya… Yılın 6 ayı yolları kapalı vs.” Bu resmi söylem Kürtlerin kafasına da kazınmaktadır. Kürtler de durumun böyle olduğuna inandırılmıştır. Aslında Kürt toprakları doğal kaynaklar bakımından, tarım ve hayvancılık bakımından, turizm bakımından, su kaynakları bakımından çok zengindir.

    Türkiye’de devletin ve hükümetin, demokratik bir Kürt politikası oluşturması çok zordur. Çünkü bu konuda, asker, üniversite ve yargı arasında sıkı bir işbirliği vardır. Bu anti-Kürt işbirliğinin, basın tarafından da militanca desteklendiği bilinmektedir.

    Roşan Lezgîn. Başka uluslardan birey veya toplulukları kendine katmak için Türkler kadar ısrar eden başka bir millet görülmüş değildir. Öte yandan, bir Kürdün kalkıp “Ben Arabım” demesi Arapların umurunda bile değil. Baas Partisi döneminde, kimi Yezidi, Şebek, Feyli Kürt grupları resmi belgelere Arap şeklinde kaydedildi, ama bu, yine de, temel olarak yok sayma değildi. Farslarda da hakeza. Kürtler ise, Kürt olmayan birisinin kalkıp “Ben Kürdüm” demesine gülerler. Ama Türkler, herkesin “Ben Türküm” demesini istiyorlar, sürekli bunu dayatıyorlar. Bütün enerjilerini bu yönde harcıyorlar.

    Anlaşıldığı kadarıyla, gizli bir şekilde, asimile ettikleri diğer ulusların soy kütüğü çetelesini de tutuyorlardır sanırım. Örneğin, Türk Tarih Kurumu Başkanı Profesör Yusuf Hallaçoğlu böyle bir şeyden söz etti. Daha sonra da, bu konuda internette bazı belgeler, listeler yayınlandı. Bir de 1930’lu yıllardaki faaliyetler var. Devlet olarak çok yoğun bir mesaide bulunmuşlar. Antropometrik çalışmalar yapmışlar, kafatası ölçülerini falan almışlar. Her kesin kökeniyle ilgilenmişler…

    Sonra, şu dönemlerde Vatansever Kuvvetler vs. adı altında organize olan kimi güçlerin yemin metinlerinde şöyle bir cümle var: “… Türk anadan, Türk babadan doğmuş, soyunda dönme olmayan Türk oğlu Türküm ben. …” Gazeteci Şamil Tayyar da Ergenekon yapılanmasında bulunanların Kafkas kökenli oldukları vurgusunu yaptı.

    İTÜ öğretim görevlisi antropolog Timuçin Binder genetik alanında yaptığı araştırmaya dayanarak Türkiye nüfusunun sadece % 10-15’i Orta Asya kökenli olabileceğini, geri kalan nüfusun en az 40 bin yıldır bu topraklarda yaşadığını söylüyor.

    Yani, aslında Türkler herkesi asimile etmeye, Türkleştirmeye çalıştıkları halde, gizli bir gündemle sürekli Irk Mülahazası yaptıkları, safkan Türklerin var olduğu, Türkiye yönetiminde asıl söz sahibi olanların bunlar olduğu gibi bir durum ortaya çıkıyor.

    Bu garip davranışın bir izahı var mı sizce? Türkler, böylesi garip bir milliyetçiliğe neden ihtiyaç duyuyor?

    İsmail Beşikçi: Başka milletleri, başka halkları asimile etmek niyeti ve isteği de olabilir. Fakat Kürtlerin asimilasyonunu sağlamak temel bir devlet politikasıdır. Devletin zora dayalı güçleri, ekonomik gücü bu amacı gerçekleştirmeye yeterlidir diye düşünülüyor.

    Öte yandan, çağdışı, bir politika uygulandığı zaman, dünyada gerek devletlerden gerek uluslar arası kurumlardan tepki gösterecek, Türkiye’yi, bu politikadan, uygulamadan caydıracak bir güç bulunmuyor. Ama, örneğin 1980’lerin sonlarında, Bulgaristan’daki Türklerin Bulgarlığa asimilasyonuna karşı, Türkiye’yle birlikte bütün dünya tepki gösterdi. Örneğin Rumların Türklüğe asimilasyonu konusunda bir politika izlense, Yunanistan’la birlikte bütün dünya buna tepki gösterir. Kürtler için bu böyle olmuyor. Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması Kürtleri dostsuz, sahipsiz bırakmıştır.

    Bütün bunlardan dolayı Kürtlerin milli haklar istemeleri, Türklüğe hakaret olarak algılanıyor. Kürtler baskı altında tutularak, asimilasyon uygulamaları yoğunlaştırılarak, dünyada, nüfus olarak, ülke genişliği olarak büyük olma özlemi bir parça tatmin edilmiş oluyor. Bütün bunlara rağmen, özü Türk olmayan insanlara “Türküm” dedirtmek başkadır, onlara çok da güvenmemek, kritik mevkilerde görev vermemek başkadır.

    Antropolog Timuçin Binder’in görüşü dikkate değer bir görüş. Onuncu yüzyıldan itibaren Orta Asya’dan, Batıya doğru Oğuz Türklerini akınları oldu. Horasan’a, İran’a, Mezopotamya’ya, Irak’a Anadolu’ya akınlar oldu. Dört asır boyunca bu akınlar devam etti. Yani, onbirinci, onikinci, onüçüncü yüzyıllarda da akınlar oldu. Bütün bu süre içinde gelen Oğuzların sayısı toplam olarak 400-500 bin civarındadır. Gelenler aile olarak gelmiyordu. Genel olarak atlı ve silahlı erkekler geliyordu. O zamanlar, Anadolu’da ve Anadolu’nun doğusunda yaşayan nüfusun 13 milyon civarında olduğu söylenmektedir. Bu halklar, Gürcüler, Ermeniler ve Rumlardı. Van Gölü ve Urmiye Gölü çevresindeyse Kürtler, daha Güney’de de Asuriler ve Araplar oturuyordu. Demek ki, Oğuzlar, yerli kadınlarla evlenerek bir nüfus çoğalması oldu. 13 milyon yerli nüfusa karşı 400-500 bin civarındaki akıncıların, fetihçilerin sayısının çok az olduğu söylenebilir. 13 milyon yerli nüfusa karşı 400-500 bin civarındaki akıncıların baskın gen oluşturamaması doğaldır. Akıncılar veya fetihçiler baskın gen oluşturamadığı için, Anadolu’da yaşayan Türklerle, Orta Asya’da yaşayan Türkler, örneğin Kırgızlar, Kazaklar, Hakas Türkleri ve Tatarlar arasında, fizik bakımında benzerlik bulunmuyor. Bu toplulukların genel olarak çekik gözlü oldukları biliniyor.

    Resmi görüş “Bu topraklar üzerinde yaşayan ve kendini Türk hisseden Türktür” diyor. Bu hükmün insanları, örneğin Kürtleri Türk yapamayacağı açıktır. Kürtler artık kendilerini Türk hissetmiyorlar. Bunu açıkça dile getiriyorlar. Bu süreci idari ve cezai yaptırımlarla engellemek de artık mümkün değildir. Kürtler artık, Türklerle, Kürt olarak ve eşit koşullar içinde yaşamak istiyorlar. Kürtler, artık, Kürtlerin, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını talep ediyorlar, savunuyorlar. Doğal olan, doğru olan budur.

    Roşan Lezgîn: Türklerde “Vatan” imgesi aşırı derecede kullanılıyor. Bu, Türk siyasal, sosyal, sanatsal ve kültürel yaşamına genel olarak yön veren bir imge. Örneğin, dağa taşa, her yere “Önce Vatan” sloganı yazılmış. Tabi ki beyinlere, duyguların derinliklerine de kazınmış. Asker ocağında, polis ve askeri kışlalarda, okullarda vs. daha birçok yerde “Her şey vatan için”, “Vatan sana canım feda” gibi sloganlar habire beyinlere yerleştiriliyor. Öyle ki bu uygulamaya muhatab olan kişilerde “vatan” artık haşarı bir refleks, bir saplantıya dönüşüyor. Bu, İttihat ve Terakki’nin Selanik Kongresi’nden bu yana süregelen bir çabadır. Örneğin, İttihat ve Terakki kadrolarının 1911’de İstanbul’da kurdukları Türk Yurdu Ocağı’nın yayın organı “Türk Yurdu”dur. Bu dergide sürekli “Vatan” imgesi işleniyor. Mustafa Kemal’in 1918’de Şam’da “Vatan” adında gizli bir örgüt kurduğundan söz ediliyor. Bugün, Türk aydınlarının, siyasilerinin, yöneticilerin en çok korktuğu şey “Vatan bölünüyor, vatan elden gidiyor!” ibaresidir. “Vatan elden gider” korkusundan dolayı sürekli gergin durumdalar, sürekli hareket halindeler, hep hazır kıta, eller tetikte teyyakuzdalar… Örneğin, şöyle diyorlar: Söz konusu vatan ise, gerisi teferuattır!…

    Nedir Türklerdeki bu “Vatan” hassasiyeti? Türklerin “vatan”ı neden elden gitmeye hep hazır bir durumdadır? Gerçekten vatanları elden öyle kolay gider mi?

    İsmail Beşikçi: Türk düşüncesinde, resmi ideolojide, geçmişe özlem de vardır. Osmanlının büyüklüğü, çeşitli halkları yönetiyor, terbiye ediyor olması, geçmişe duyulan özlemin boyutlarıdır. Toprak genişliği olarak büyük bir coğrafya vardır. O coğrafyayı yeniden kontrol etmek artık mümkün değildir. Ama elde olanın üzerinde, elde kalanın üzerinde, kontrolü sağlayabilmek için her önlem alınmalıdır. “Vatan”, “Önce vatan” gibi söylemler, sloganlar bu anlayışa hizmet etmektedir. Kürtlerde milliyetçilik duygusunun gelişmesi, devlette bazı korkular ve endişeler yaratmaktadır. Vatan söyleminin, sloganının yoğunlaşması, yoğunlaştırılması bu korkuyu, bu endişeyi bir parça bastırmak olarak da değerlendirilebilir.

    Roşan Lezgîn: Kürt-Fars, Kürt-Arap gerginliği ile Kürt-Türk gerginliği arasında ilginç özellikler, farklılıklar göze çarpıyor. Örneğin, Kürt-Fars gerginliğinde, çekişmesinde Kürtlerin varlığı inkar edilmemiş, aksine, Kürtlerin yaşadığı topraklara hep “Kordistan” veya “Ostani Kordistan” denilmiş. Kürt-Arap gerginliğinde, çekişmesinde de, tıpkı Arap aşiretleri arasında çıkan kavgalar misali vahşi öldürmeler olduğu halde, Kürtlerin varlığı, dili, kültürü ve vatanı inkar edilmemiş.

    Daha sonraları, Suriy, Iraklı ve İran’ın Kürtlere yönelik davranışlarında Türkiye tarafından telkin edilmiş önermelerin, dayatmaların payı çok büyüktür tabi. Öte yandan, Farslar ve Arapların Türkiye’ye, Türklere, gelin Kürt politikanızı şöyle oluşturun, Kürtler konusunda şunu şöyle bunu böyle yapın, dedikleri pek görülmüş, duyulmuş değildir sanırım.

    Türkiye, Türkler, ABD ile ilişkilerinde, Avrupa ülkeleri ile ilişkilerinde, Rusya vs. devletlerle ilişkilerinde, her türlü nazı/kozu kullanarak sürekli bu devletlerin Kürtlere yönelik davranışlarını olumsuzlaştırmaya çalıştığı da görülmektedir.

    İlginç bir örnek anlatacağım: Kazakistan’da 100 bin civarında Kürt nüfusu yaşamaktadır. 1937 yılında Stalin’in despotik iktidarı döneminde oraya sürüldüler. Sovyetler dağılıp diğer 15 ülke gibi bağımsızlığına kavuşan Kazakistan’ın 17 milyon olan nüfusunun yarısından fazlası çeşitli etnik gruplardan oluşmaktadır. Nur Sultan Nazarbayev yönetimindeki Kazakistan’da etnik gruplar üzerinde herhangi bir ırki veya milli dayatma söz konusu değildir. Hatta 14 Ekim 2006 tarihinde, başkent Alma-Ata’da gerçekleştirilen ve çeşitli ülkelerden Kürt aydınlarının iştirak ettiği “Günümüz ve Gelecekte Kürt Ulusu” başlıklı konferansa Devlet Başkanı Nur Sultan Nazarbayev’in yardımcılarından üst düzey bir devlet yetkilisi bizzat devlet başkanı adına katıldı. Nazarabayev’in Kürtlere olan sevgisini sempatisini samimi bir şekilde dile getirdi. Kürt grupların anadilde eğitim hakkını tanındı. Hazırlanan ders kitapları Eğitim ve Bilim Bakanlığı tarafından tasdik edildi. Bu konuda haberler basında yayınlanmaya başladığından sonra, hemen Türkiye’de, çeşitli yayınlarda Kazakistan’daki Kürtleri konu alan olumsuz teoriler, kışkırtmalar yayınlanmaya başladı. Örneğin, Türksolu dergisinde yayınlanmış son derece iftira dolu, kışkırtıcı, komplocu bir yazının başlığı şöyle: “Kürt İstilası Kazakistan’a Sıçradı”.

    Ardından, hemen Türkiye-Kazakistan arasında üst düzeyde diplomatik ziyaretler gelişti ve… İşte, Kazakistan’da Kürtlere yönelik tavırda büyük değişiklikler oldu. Ortam gerildi. Kürt gruplar ile Kazaklar arasında çatışmalar başladı. Kürtler, yerlerini terk etmek zorunda bırakıldılar.

    Türklerin Kürtlere yönelik asıl emeli nedir, neden Kürtlere böyle davranıyorlar? Türkler Kürtlerden ne istiyor?

    Eğer bugün Türkler Kürtlerin Kürtlükten kaynaklı her türlü haklarını tanısalar, gerçekten ABD, AB ülkeleri, Rusya, İran, Irak, Suriye veya vs. herhangi bir devlet, bir güç kalkıp Türklere bu konuda engel olur mu? Adlarını andığım bu güçlerin böylesi bir niyetleri var mıdır sizce? Hangi “dış güçler” ne gibi çıkarlarından dolayı, ne tür bir hesaptan kaynaklı olarak, Türk-Kürt anlaşmasını engellemeye çalışır?

    İsmail Beşikçi: Türk-Kürt ilişkileriyle, Kürt-Arap, Kürt-Fars ilişkileri değişiktir. Türkiye’de temel politika asimilasyondur. Kürtlerin Türklüğe asimilasyonudur. Bu bakımdan inkarcı ve imhacı bir politika uygulanmaktadır. Arapların ve Farsların Kürtlere baskı uygulamaları, baskı politikaları vardır, ama bunu asimilasyon olarak adlandırmak, Türk politikalarına benzetmek kanımca doğru değildir. Türkiye, gerek Irak’a, gerek Suriye’ye, gerek İran’a, “Kürtlere karşı şöyle şöyle politikalar uygulayalım” şeklindeki, başvuruları, önerileri her zaman yapmaktadır. Örneğin, “Irak’a komşu ülkeler toplantısı” Türkiye tarafından planlanan ve gündeme getirilen bir politikadır. Türkiye’nin bu başvurularının, İran’ın, Irak’ın, Suriye’nin politikalarını, uygulamalarını etkilemiş olduğu elbette söylenebilir. Ama, bu devletlerin sık sık Türkiye’ye başvurup “Kürtlere karşı şunu yapalım, bunu yapalım, şöyle bir politika izleyelim” dediğini sanmıyorum.

    Kürtleri asimile etmek, asimile olmayanların şu veya bu şekilde etkinliğini azaltmak, imha etmek, sistematik bir politikadır.

    11 Mart 1970’de, Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Mustafa Barzani ile Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin arasında özerklik anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşma Kürtler arasında, bu arada Kuzey Kürtleri arasında da moralleri yükseltmişti. O zaman Türk yetkililer, “bu anlaşmayı yaşama geçirmemek için her türlü önlemi alırız” diye konuşuyorlardı.

    ABD, Avrupa Birliği devletleri, Rusya Federasyonu, Kürtlerin, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarının tanınmasından memnun olurlar kanısındayım. Sorunun çözümsüz bırakılmasından, gerginlik, çelişme, çatışma doğmaktadır. Bu devletlerin bu çatışma ortamından yararlandıkları ise, bu devletlerin tutumunun farklı bir boyutudur. Kürtlere karşı uygulanan baskı politikalarının, Batılı devletlerin, uluslar arası kurumların yardımıyla yürütüldüğü bir gerçektir. Türkiye, Kürt sorununa bir çözüm geliştirse, İran, Irak, Suriye gibi devletlerin, Türkiye’nin bu girişimine engel olacakları kanısında değilim. Ama, örneğin, Saddam Hüseyin döneminde, Irak’ın Kürt sorunu konusunda geliştirmeye çalıştığı ılımlı çözümler Türkiye tarafından her zaman engellenmeye çalışılmıştır. Kazakistan için dile getirdiğiniz örnek dikkate değer kanısındayım.

    Roşan Lezgîn: Kimi Türk büyükleri, sözleri dinlenen, sözlerine itibar edilen kimi Türk tarihçileri, örneğin, Türk tarihçisi Profesör Halil İnalcık, Türklerin başlıca üç düşmanından söz ederken, Yunanlılar, Ermeniler ve Kürtlerin adını anıyor. Bunlara fırsat verilmemesini tembihliyor…

    Türklerin kendilerine ettiği bunca kötülüğe rağmen, Kürtlerde, Türklere karşı, herhangi bir düşmanca duygunun var olduğunu gösteren bir gelişme görülmüş mü? Peki, bunlar, hangi saikten kaynaklı olarak bu yargıya varabiliyorlar? Neden kendi halkına bu tür telkinlerde bulunuyorlar? Böylesi bir düşüncenin temel referansları ve geleceğe yönelik amaçları nelerdir sizce? Ne tür bir hesaplamadan kaynaklı böyle bir yargıya varılıyor?

    İsmail Beşikçi: Kürtlere karşı izlenen temel politikanın asimilasyon olduğunu belirtmiştim. Asimilasyona direnen Kürtler, Kürt kalmak için çaba sarf eden, Kürtlerin Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını savunan Kürtler, Türklüğe, devlete hakaret etmiş sayılmaktadır. İç düşman sayılmaktadır.

    Türkiye’de, Kürtlere karşı bu olumsuz duyguların düşüncelerin değişmesi kolay değildir. Çünkü Kürtlere karşı izlenen politika konusunda, asker, üniversite ve yargı organı arasında yoğun bir işbirliği vardır. Bu işbirliği basın tarafından, radyo, televizyon, gazeteler tarafından militan bir şekilde desteklenmektedir. Türk düşüncesinde zaman zaman Kürt jenosidi bile gündeme gelebilmektedir. Örneğin, derin devlet Ergenekon’a yakın olan bazı örgütler, Türk solu gibi çevreler, Saddam Hüseyin’i sadece bir Halepçe yarattığı için eleştirmektedirler. “Sekiz-on Halepçe olsaydı, bu gerici, işbirlikçi halkın kökü kazınırdı” demektedirler. Ama, artık soykırım da mümkün değildir. Kitle haberleşme araçlarının, örneğin, cep telefonlarının böylesine geliştiği bir yerde soykırımın yaşama geçme olasılığı yoktur. Bunun ötesinde milli bilinç de yükselmektedir. Kürtler, nüfus olarak da büyüktür ve belirli bir coğrafyada oturmaktadır. Kürt soykırımının gerçekleşmesini önleyen başka etkenler de vardır.

    Kürtleri Türklere karşı düşmanca duygular beslemediği, çok açık bir gerçektir. Fakat Kürtlerin geçmişi çok çabuk unuttukları, belleksiz oldukları da açıktır. Bu da olumlu değil, olumsuz bir tutumdur. Bu konuyla ilgili olarak Kürtlerle Çerkeslerin tutumları arasında çok büyük farklar vardır. Şöyle bir anım var:

    1987 sonbaharında, Çerkesler, Rusya’dan sürgünlerinin 125. yılını anmak için bir hafta düzenlemişlerdi. Bir Çerkes arkadaş bu toplantıya beni de davet etmişti. Bir hafta süreyle akşamları gerçekleşen bu toplantılara ben de katıldım. Toplantılar, Ankara’da, Ulus’ta, Altındağ Belediyesi’ne ait Kültür Salonu’nda düzenleniyordu. İlk gece sunuş konuşması, açılış konuşmaları yapıldı. Sahnede hep Çerkesler vardı. Hep Çerkesler konuşuyordu. Oturum başkanı olan, açılış konuşmaları yapanlar hep Çerkeslerdi. Anma toplantısına katılan ve salonda olan ileri gelenler hep Çerkeslerdi. Onların varlığından, onları toplantıya şeref verdiğinden söz ediliyordu. “Ürdün’den falanca Çerkes, Çerkesler için şunu yaptı”, “Almanya’dan falanca Çerkes, Çerkesler için şu fedakarlığı yaptı.” “ABD’den falan Çerkes, Çerkesler için şunları yaptı.” Toplantıya mesaj gönderenler de vardı. Mesaj gönderenler de Çerkesdi veya sadece Çerkeslerin mesajları okunuyordu. Toplantıya devlet bürokrasisinde yer alan bazı bürokratlar da katılmıştı. O gece benzer bir toplantıyı Kürtler düzenleseydi nasıl olurdu diye düşündüm. Oturum başkanlığına muhakkak bir Türk’ü davet ederlerdi. Konuşmacıların çoğu Türk olurdu.

    Son gece sahneye, 50 civarında, çok güzel kağıtlara sarılmış, kurdelelerle bağlanmış paketler konuldu. O paketler de hep birer birer Çerkeslere dağıtıldı. “Ürdün’den falan Çerkes’e, Çerkesler için şu eyleminden dolayı”, “Suriye’den falanca Çerkes, Çerkesler için şu faaliyetlerinden dolayı”, “Mısır’dan falanca Çerkes, Çerkesler için şu şu çabalarından dolayı”… Bu paketler dağıtılırken de, “Eğer, benzer bir toplantıyı Kürtler düzenleseydi, armağanlar, ödüller dağıtılsaydı, bu paketleri kimlere verirlerdi?” diye düşündüm. Belki birkaç Kürd’e de bu paketlerden verirlerdi, fakat paketlerden çoğunu Türk misafirlerine dağıtırlardı.

    Kişi olarak Çerkeslerin çok katı tutumlarını da, Kürtlerin gevşek-liberal tutumlarını da benimsemiyorum. Fakat Çerkeslerin tutumunun daha anlaşılır olduğunu düşünüyorum.

    Roşan Lezgîn: Türk enetellejensiyasında -belki birkaç istisna olabilir- dikkatleri çeken çok garip bir özellik var: Müthiş kafa karıştırcıdırlar, habire komplo teorilerini üretiyorlar. Örneğin, herhangi bir Tv. programında Kürt Sorunu mu konuşulacak veya bir Kürt Konferansı mı düzenlenecek. İşte, özellikle böylesi bir konuda, konunun özü, esası, içeriği, özellikleri sade, anlaşılır, mantıklı bir çerçevede konuşulacağına, akla hayale gelmeyecek varsayımlardan hareketle habire komplo teorilerini üretiyorlar.

    Bu, sadece benim tespitim değil. Çok ilginçtir, aynı şeyi, ta geçen yüzyılın 10’lu – 20’li yıllarında uzun bir süre Diyarbakır, Hakkari, Van vs. gibi illerde kalmış, Türk, Kürt, Ermeni, Fars, Nasturi gibi toplumları gözlemlemiş, kardeş olan iki İngiliz misyoneri, W. A Wigram ile Edgar T. A. Wigram İnsanlığın Beşiği Kürdistan’da Yaşam, (Avesta 2005) adlı kitaplarında Türklerden, İttihat ve Terakki kadrolarından söz ederken, aynı özellikleri öne çıkarıyorlar. Türk milliyetçilerinin ürettikleri komplo teorilerinden yaka silkiyorlar. Bunu farklı milletlerden başka insanlardan da duymak mümkün.

    Başkalarının kafasını karıştırmayı bunca kendilerine temel hedef seçmelerindeki asıl gaye ne olabilir? Yani, neyi gizlemek, nelerin üstünü örtmek için sürekli böylesi garip bir çabanın içerisindeler sizce?

    İsmail Beşikçi: Devletin temel politikası asimilasyondur. Asimile olan bir Kürt’e, Kürtlükten, Kürt haklarından söz etmeyen bir Kürt’e “kardeş” nazarıyla bakılır. Kürtlükten vazgeçmeyen, Kürtlerin Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını isteyen bir Kürd’e “iç düşman”, “dış düşmanların içteki maşaları” gözüyle bakılır. Radyoda, televizyonda, gazetelerde, Kürtleri aşağılayan, inciten programlara sık sık rastlanır. Filmler, paneller, tartışmalar vs. Böyle, incitici, yaralayıcı, aşağılayıcı bir çabanın geleceği yoktur. Siyaset biliminde ideolojinin olumsuz etkisi diye bir konu var. Burada da bu tür çabaların ters tepeceği, olumsuz etkiler yaratacağı açıktır. Devlet ideolojisi için olumsuz olanın Kürtler için olumlu sonuçlar ortaya koyacağı da anlaşılır bir durumdur.

    Roşan Lezgîn: Türkleri de Kürtleri de memnun edecek, her iki tarafı da rahatlatacak, her iki tarafın çıkarına olan gerçek, adil bir çözüm yok mudur acaba? Eğer varsa, bu, nasıl mümkün olabilir? Bunun için, asıl inisyatif kimlerin elindedir sizce, asıl kimlerin, hangi yersiz/anlamsız kaygılarından vazgeçmesi gerekir?

    İsmail Beşikçi: Çözüm için zihniyet değişikliği gerekir. Kısa vadede bunun gerçekleşeceği kanısında değilim. Fakat Kürtlerin kendi milli değerlerine, örneğin, dillerine sahip çıkmaları gerekir. Kürtçe konuşma, Kürtçe yazma, mecburi Kürtçe eğitim talep etme vazgeçilmez olmalıdır.

    Kürt Sorunu, çözümü gecikmiş bir sorundur. Zaman geçtikçe çözüm daha da zorlaşmaktadır. 1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, Irak, Ürdün, Filistin, Suriye, Lübnan mandaları (sömürgeleri) yanında bir de Kürdistan mandası (sömürgesi) kurulmuş olsaydı, İngiltere’ye veya Fransa’ya bağlı sömürge bir Kürdistan kurulsaydı, çözüm çok kolay olurdu. Sorun 20. yüzyılın ortalarında çözülmüş olurdu. Bölünme, parçalanma ve paylaşılma çok ağır bir yaptırımdır. Bu, bir insanın iskeletinin parçalanması gibi, beyninin dağılması gibi bir sonuç yaratmıştır. Bu sonucun çözüm projelerin zorlaştırdığı açıktır. Sorun, ancak, Kürtlerin milli değerlerini, dillerini fiilen yaşamalarıyla çözüm yoluna girebilir.

    Roşan Lezgîn: Sizinle sohbet etmek benim için bir şerefti, büyük zevk aldım. Değerli görüşlerinizi paylaştığınız için teşekkür ediyorum.

    İsmail Beşikçi: Bu sohbet benim için de çok yararlı oldu. Dile getirdiğiniz konulara ilişkin bazı açıklamalar yapmaya çalıştım. Dile getirilen konular, sorular, bu sohbet, ufuk açıcıydı. Bu konularda, bana bazı açıklamalar yapma fırsatı verdiğiniz için ben de teşekkür ediyorum.

    19. 05. 2008

Yorumunuzu Paylaşın

Altyapı: Toplumsal Network
Yazılar RSS Yorumlar RSS Giriş