Halkların Ortadoğu Projesi

Yazılar/Makaleler 2 Yorum

Televizyonu açıyorsun. Panel var. Konu Büyük Ortadoğu Projesi. Kısacası BOP tartışılıyor. Yaşını başını almış diplomat eskileri Amerikan tezgahı BOP’un uygulamaya konduğunda Türkiye’ye düşecek rolü tartışıyorlar. Bizim Dışişleri’nde yıllarca hizmet etmiş bu emekli baylar öyle şeyler söylüyorlar ki sanırsın Bush yönetiminin bir sözcüsü konuşuyor. Paneli yöneten diplomatik kariyerden değil. Esasta onun da ötekilerle bir görüş ayrılığı yok. Derin (!) dış politika tahlilleri diye sunduklarının ABD emperyalizminin dayatmalarını sineye çekmekten öte bir anlamı yok. Halkların direnişinin lafı bile edilmiyor.

Gazeteyi eline alıyorsun birçok yazı BOP üzerine. Nedir bu BOP dedikleri? Sovyetlerin dağılmasıyla ABD tek süper güç olarak kalınca Amerikan stratejistleri tahlillerinde daha bir cüretkar kesildiler. Brzezinsky bunlardan biri; “Avrasya’ya hükmeden dünyaya hükmeder” diyerek hedef gösterdi. İşte BOP o hedefe ulaşmak için tutulacak yolu aydınlatan projenin adı. Bu yolda ilk önce Afganistan işgal edildi. Ardından İrak’a saldırı oldu. Orta Asya ve Kafkaslardaki devletçiklerin Amerikan uydusu durumuna sokulmalarında ilerlemeler de caba.

Ve bu süreçte Türkiye’ye aktif rol biçiliyor, jandarmalık rolü. AKP hükümeti bu role dünden razı. Bürokrasinin etkili kesiminden de bir itiraz geleceğe benzemez.

Kuzey Irak’ta meydanı Amerikan tezgahı oluşumun aktörleri olan Barzani ve Talabani takımının önünde engelleri temizlemek üzere o bölgede konuşlanmış bir avuç PKK’lı gerillanın ülkenin güvenliği için en büyük tehlike olarak hedef gösterilmesi başka türlü yorumlanamaz.

Türkiye’nin; demokratikleşmesinin birinci şartı olan Kürt sorununun hakça çözümünde biricik muhatap olan; Abdullah Öcalan’a tecridin tam bu sıra şiddetlendirilmesi de öyle. Geriye Irak macerasına karşı olan Türkiye’nin barışsever kamuoyu kalıyor. Onu da etkisiz kılmanın bir yolu bulunur herhalde. Geçmişte örnekleri eksik değil. Evet, BOP üzerine propagandanın anlamı özetle bu.

Amerika’nın piyasaya sürdüğü BOP’dan bahsediyoruz. İyi ama Amerika dünyanın öbür ucunda. Bizim vatanımız Türkiye ise Orta-Doğu coğrafyasının tam göbeğinde. Amerika’nın BOP’u var. Bizim yani Türkiye yurtseverlerinin kendi vatanlarının bulunduğu bölgeye ilişkin politikada hedeflerini belirleyen, bu hedeflere yönelindiğinde izlenecek yolu aydınlatan bir projeleri yok. Besbelli bizim Projemiz bu bölgede; yaşayan halkların barış içinde olmalarını ve mutluluklarını amaçlayan Halkların Ortadoğu Projesi (HOP) olacaktır. ABD’nin dayattığının tam tersi.

Bizim bir Orta-Doğu projesinden yoksun oluşumuz önemli bir eksiklik değil mi? Bu eksikliği bir an önce gidermek bir Türkiye yurtseveliği görevi olduğu kadar bölge halklarının barış içinde mutlu yaşamını amaç bilen bir enternasyonalist görev de değil mi?

Sosyalistler en tutarlı yurtseverlerdir, hep derim ben. Sosyalist derken ben burada ülke ve dünya geçeklerinden habersiz sol gevezeleri kastetmiyorum. Evet sosyalistler en tutarlı yurtseverlerdir. Ama yurtseverlik onların tekelinde değil. Dindar ya da muhafazakar olarak nitelendirebileceğimiz siyasi görüşleri benimseyenler içinde de saygı duymamız gereken yurtseverler var. Yeter ki bu ülke insanlarının başı dik ve onurlu olarak yaşamasını savunsunlar. Yeter ki “ılımlı İslam” adı altında uyduluk politikası ile Müslümanlığı bağdaştırmaya kalkışlanların gerçek kimliğini görebilsinler.

Yeter ki uygarlık meşalesini beşyüz yıl elinde taşımış ilk müslümanların ilerici ruhunu yaşatabilsinler. Yeter ki hakiki müslümanlığın bu yoksullar ülkesinde binlerce polisi köşebaşlarına dikip kentin göbeğinde halka yasak bölgeler kurarak servetlere malolan şaşaalı nikah törenleri tertip edenlerinki değil, “bir lokma bir hırka” diyen ve halkın öncüsü olarak bundan fazlasını istemeyi kendisine yakıştırmayan Yunus Emre zihniyetini sürdürenlerin müslümanlığı olduğunu kavramış olsunlar.

Sözüm, siyasi görüşü ne olursa olsun, laik dindar bütün Türkiye yurtseverlerinedir. Gelin omuz omuza verelim, bir diyalog başlatalım. Ve kendi Büyük Orta-Doğu Projemizin, Halkların; Ortadoğu Projesi üzerine bir konsensüse varalım. Anadolumuzu bir demokrasi kalesi olarak bütün bölge halkları için bir cazibe merkezi durumuna yükseltelim. Ve bütün engelleri aşarak o projeyi gerçekleştirelim. Yüce hedeflere yönelelim. Türkiye’ye layık olan budur. İMF’nin kredilerine tamah ederek Amerikan tezgahı BOP’un jandarmalığına soyunmak değil.

2 Yorum - “Halkların Ortadoğu Projesi”

  1. yavuz :
    19 Kasım 2006 at 00:35

    Amerika Birleşik devletlerinde ki son kongre seçimleri ve sonuçları

    ABD’de yakın dönemde yapılan kongre seçimleri, tüm dünyada yankılandığı gibi, Türkiye’nin de siyasi gündemini oluşturmuştu. Amerika Demokrat partisinin, Cumhuriyetçi başkan Bush’un Amerika’da ve tüm Dünya da izlediği politikaya karşı çıkması ve Amerikalıları bu doğrultuda etkilemeleri ve Kongrenin her iki kanatın da çoğunluğu sağlamaları,Cumhuriyetçi partinin ve Bush’un neo-liberal ve emperyalist saldırgan politikalarına indirilen bir darbe olarak yorumlandı.
    Amerika’daki bu seçimler, burjuva parlamentarizm’in gerçek iç yüzünün halk tarafında nasıl göründüğünün de göstergesiydi. En gelişmiş “demokrasi” diye yıllarca propagandası yapılan “Amerikan demokrasi” sıradan Amerikalının da tespit ettiği gibi “Halk temsilcileri” adı altında seçilen Kongrelerinin üyeleri oylarını dolarla sattıkları, rüşvetle iş gördükleri açığa çıkıyordu. Sokak ta görüş alınan Amerikan seçmeni, temsilciler meclisi de ve Senato da çoğunluğu ellerinde tutan Cumhuriyetçilerin, Bush’un hık deyicileri olduklarının, parala oyların sattıklarını, rüşvetler, yolsuzluklarla çok rahat bir hayat yaşadıklarını söyleyerek,bir kez daha “burjuva demokrasi” sahte bir demokrasi olduğu gerçeğini ortaya seriyordu; ve böylece Lenin’in, burjuva demokrasi konusundaki görüşleri bir kez daha doğrulanmış olunuyordu.
    12 yıldan beri temsilciler meclisinde ve Senato da çoğunluğa sahip olan Cumhuriyetçiler, Bush’un başkan olmasında itibaren ülke içinde izlene neo-liberal politikaları ve ABD’in azgınlaşan emperyalist saldırganlığı tüm güçleri le desteklemişlerdi.
    Bush, iş başına gelir gelmez , Amerikan tekellerinin, Holdinglerinin vergilerini en asgari seviye ye indirmiş ve devletin emekçilere yönelik ekonomik ve sosyal yardımlarını ortadan kaldırarak, ucuz iş-gücü için çok elverişli bir ortam yaratmıştı. Neo-liberal politikalar sonucu tüm kapitalist ülkelerde olduğu gibi, Amerika’da da yoksulluk artmış ve zenginle, yoksular arasında ki uçurum derinleşmiştir.
    Demokratların bu seçimden başarıla çıkmalarının odak noktasında, neo-liberalizme karşı işçi ve emekçilerin taleplerini öne sürmeleri yer almasına rağmen, bu durum göz ardı edilip Irak sorunun, yolsuzlukların, ve sex skandallarının, seçimler de belirleyici rol oynadığına dair yoğun propaganda ya girişildi. Oysa, Demokratların baş talepleri, asgari ücretin yükseltilerek, 7,5 dolara çıkartılması, sağlık sigorta sisteminin Almanya’dakinin benzeri gibi olması,(1) yaşlılara çok ucuz ilaç verilmesi, Holdinglerin özelikle, Petrol tekellerinin vergilerin artırılması, Irak savaşı için harcanan paraların ortadan kaldırarak, bunu sağlık, eğitim için harcanması, Bush’un göçmenlere yönelik saldırgan politikasına son verilmesi ,sınırlarda ve Hava alanlarında, yapancıları aşağılayan önlemlerin ortadan kaldırılması idi.
    Demokratlar, Bush’un Irak politikasına bu günlerdeki gibi karşı çıkmalarıma rağmen başkanlık seçimlerini kazanamamışlardı, ama bu seçimlerde, Bush’un neo-liberal saldırgan politikasının hedef aldıkların dolayı, 12 yıl sonra temsilciler meçlisinde ki çoğunluğu ele geçire bildiler.
    Amerikan tekelleri, özelikler General Motor ve Ford gibi otomobil sanayisinin güçlü Holdingleri durmadan işçi çıkarmaya, fabrikalarını kapatmaya devam ediyorlar. Holdinglerin bu uygulamalardan en fazla zarar gören Amerikan işçi sınıfıdır. Bush’un izlediği politika, bugün Amerikanlı işçilerin ve yoksuların “kaderi” le, Irak’ta gericiler arası savaştan katledilen, evleri, barkları yıkılan Iraklı yoksuların, işçilerin, emekçilerinin kaderlerini birleştirmiştir. Irak’taki savaştan, petrol Holdingleri başta olmak üzere tüm tekeller aşırı karla elde eder iken, savaşı yükü Amerikalı işçi ve emekçilerin sırtına yıkılmıştır. Bush, Amerikan kongresinden savaş için üst üste milyarlarca dolarlık para aldı. Devlet bütçesinden alınan bu paralar, işçi ve emekçileri keselerinden çıkan ve onlar için harcanması gereken paralar olması gerekir iken, savaşın “ gider”lerine harcandı ve harcanıyor.Yani, Irak’ta ki gerici savaşın yıkım, Amerikalı işçi ve emekçilerin yoksullaşmasına direk neden oluyor. Bugün Amerikalı işçiler ve yoksular Irak savaşına karşı çıkmalarının önemli nedeni, bu savaşın kendilerin yoksullaşmanın girdabına doğru sürüklemesinden dolayıdır. Bunun için Amerikalı işçi ve emekçiler, yoksullar bu savaşa derhal son verilmesinin ve Irak’tan askerlerin geri çekilmesini istiyor.
    Bush,11 eylül olaylarını da bahane ederek “Terörizm le savaş” adına Afganistan ve Irak savaşlarını başlattı. Amerikan Halkı, bu savaşların kendi güvenlikleri le bir ilgisinin olmadığını, tekellerin çıkarı ve petrol kaynaklarına ele koymak amacı la başlatıldığını şimdi anlamaya başladı. Artık, Irak ve Afganistan savaşına karşı olanlar, nazar dikkat da alınmayacak “azınlık!”lar değil Amerikan halkın çoğunluğu olduğu ortaya çıkıyor.
    Bush’un telaşının “Vietnam sendrom” başladığını söylemesinin nedeni de budur. Bush , Irak savaşında yenilmediklerini söylemesine rağmen “Vietnam sendrom”dan bahsetmesini nedeni, Amerikan halkının çoğunluğunun savaş karşıt olduğunun seçimlerle belirginliğe kavuşmasıdır.
    Şeriatçılar ve onların yardakçılarına göre ise “Irak’ta da Amerika savaşta yenilmiş”! Oysa burada, Amerikan’ın Vietnam’daki gibi “düşmanı” karşısında savaş meydanı da yenilgiye uğraması gibi bir olayın ortaya çıkmadığı bir vakadır. Yani Irak’ta, Sünni şeriatçıları ve Saddam milliyetçileri, Amerikan emperyalistlerini savaş meydanı da yenilgiye uğratmaları söz konusu dahi değil. Bu gericiler, Irak’ta iktidar kavgası içinde oldukları Şiileri katletmekle meşgullar. Vietnam savaşı la, Irak savaşı arasında esas ilişkin olarak en küçük bir benzerlik dahi mevcut değildir; çünkü Vietnam savaşında Amerikan emperyalistleri, diğer batılı emperyalist devletlerin de desteği le, “komünizme” karşı kapitalizm’in egemenliği için savaştığını iddia ediyorlardı. Tüm kapitalist dünya Amerikan emperyalistleri le birlikte idi. Ama diğer yandan “Sosyalist” olduklarının ileri süren Sovyetler ,Çin ve Sosyalist Arnavutluk,dünya sosyalistleri, Vietnamlıların yanında idi ve onları destekliyorlardı.
    Bunun yanı sıra emperyalist- kapitalizm’e karşı uzak doğudaki savaş, Vietnam la sınırlı kalmayıp, Kamboçya ve Laos içine alarak bölgesel savaşa dönüşmüştü. Amerika emperyalistlerinin uzak doğudaki bu acımasız saldırılarına karşı,bir sürü burjuva demokratları mücadeleye girişmişti.(2)
    Sovyetlerin ve Çin’in emperyalizme karşı savaşan uzak doğu ülkelerine yaptıkları silah yardımları, ABD’nin geliştirdiği silahları etkisiz hale getire biliyordu. ABD bu savaştaki kayıpları sadece insan kayıpları la sınırlı kalmadı ve önemli silah kayıplarının ortaya çıkmasına neden oldu. Vietnamlılar, Sovyetlerden aldıkları füzelerle,en gelişmiş teknoloji le donatılmış ABD savaş uçaklarını kuş gibi havada avlıyorlardı.
    ABD’nin savaş meydanın da verdiği asker kayıp’ı sonucu da milyonlarca Amerikalı genç asker kaçağı durumuna düşüp, başka ülkelere, özelikle İsveç’e sığınmak zorunda kalmışlardı.
    Tüm bu gelişmeler sonucu Amerikan halkı uzak doğudaki savaşa karşı ayaklandı.Bir, iki sene içinde giderek büyüyen Amerikan halkının savaş karşıtlığı, Amerikan kapitalizm’ini de hedef almaya başlamıştı.Cumhuriyetçi Nixon’na karşı, Demokratların başkan adayı, kapitalizm’e ve Amerikan tekellerine karşı söylevlerle bir propaganda yürütüyordu. Demokratların başkan adayının, kapitalizm’i hedef alan tavırlından dolayı, kendi (demokrat) partisinin önemli bir kesimi, Cumhuriyetçiler le birlikte hareket ederek onun başkan olmasını önleyip, Nixon’un başkan seçilmesini sağladılar.
    Vietnam’da ki, yenilgiyi kabul etmeyen Vietnamlılar la”şerefli bir barış yaptıktan sonra Vietnam’ı terk edeceklerini” söyleyen Nixon, Amerikan halkının kapitalizm hedef alacak tarzda ayaklanmasından korktuğundan ötürü,Vietnamlıların hiç bir anlaşmaya yanaşmayıp,koşulsuz ülkeyi terk et, demeleri karşısında, buna boyun eğip, bir avuç işbirlikçisi le birlikte apar topar Vietnam’dan kaçmak zorunda kaldı. Amerikalılar çekip gitmeden, Vietnam halk ordusu önceden tüm Vietnam’a egemen olmuştu. Kamboçya ve Laos’da da buna benzer şekilde Amerikan ordusu buraları da terk etti.
    Vietnam savaşı la Irak savaşının tek biçimsel benzerliği,Amerikan halkının apayrı nedenlerden dolayı da olsa savaşa karşı çıkıp, Askerlerin geri çekilmesini talep etmeleridir.

    Amerikan emperyalistleri Iraktan ve Orta doğudan Askerlerini
    geriye çekiyor mu?
    Amerika kongre seçimlerinin neticesi belli olmadan önce,demokratların Amerikan halkının Irak’tan askerleri geri çekme talebine sahip çıkarak, bu konuda propaganda yürütmesi ve seçimleri demokratların kazanacağının anlaşılması, Orta-doğuya ve Irak’a egemen olmak isteyen bölgenin “yerli gericileri”ni sevince boğdu. ABD ve müttefiklerinin Irak’ı ve orta-doğuyu terk ettikten sonra, bölgeye egemen olmak isteyenler hemen kollarının sıvadılar.
    Emperyalist-kapitalizm öncesi bölgeye egemen olan devletlerin kalıntıları,bölgeye egemen olma arzularını gizlemeğe dahi gerek görmediklerini belli etmeye başladılar. Abdullah Gül, Kürtlere gözdağı verip,”Amerikalılara güvenmeyin, onlar çekip gidecek, biz baş başa kalacağız” tehdit’ini savurmaktan geri durmadı. Diğer yandan, Irak’taki Şii ve Sünni mezhepler arası çatışmanın yoğunlaşması, Sünni ve Şii şeriatçı devletlerin şimdiden karşılıklı olarak mevzileşmelerine neden oluyor.
    ABD ve İngiliz emperyalistlerinin orta-doğuyu terk etmeleri le, orta-doğunun gerici egemen burjuvalarının, bu bölgeyi kan gölüne dönüştürmekten çekinmeyeceklerini hiç kimse inkar edemiyor. Şimdiden, Irak’ta, Afganistan’da, Pakistan da olup bitenler, bu iddiaların somut kanıtını teşkil ediyor.
    Orta-doğunun gerici burjuvaları arasında ki çatışma ve egemenlik mücadelesi, Bush gibi en saldırgan emperyalist politikaları izleyenlerin eline önemli koz veriyor. Bush’un başını çektiği emperyalist politik kanat“ Irak’tan ve orta-doğudan askerlerimizi çekersek bölge kan gölüne döner” laflarıyla Irak’ın ve Ortadoğu’nun emperyalist politikaların sonucu olarak bu hale geldiğini göz ardı etmeğe çalışıyorlar. Onlar, sömürülerin gerçekleştirmek için devamlı istila ettikleri ülkelerde, yeni sömürgeciliğin gereği olarak kendi müttefikleri, kendi komprador burjuvalarını yaratmaya devam ettiler. Emperyalist sömürüden daha fazla bay alma kavgası, bölgenin komprador burjuvalarının egemenlik mücadelesinin şartlarını oluşturdu.Emperyalist burjuvazi, kendi egemenliklerini ve sömürülerini garanti altına almak için,“İslam ülkelerin“de şeriatın egemen sistem hale gelmesini sağlamaktan dahi çekinmedi.
    Oysa,”İslam ülkelerin“de de başlayan kapitalist gelişme, uluslaşmayı, ve dinin devlet işlerinden arındırmanın ifadesi olan laik siyası rejimleri ortaya çıkmaya başlamıştı.
    Sosyalist Sovyetlerin varlığı döneminde, ulusallığın emperyalist sömürü ve egemenliği hedef alması karşısında,emperyalist burjuvazi, şeriatın yeniden “İslam ülkeler in”de egemen kıldı. Şeriatın egemenliği, yüz yıllarca süren İslam’da ki kanlı ve acımasız mezhep çatışmaların yeniden diriltti.
    Irak, İslam’da, mezhep çatışmaların en acımasız ve merhametsiz cereyan ettiği yer olduğu bilinmektedir. Sünni mezhep’inden şeriatçı devletlerin üst üste Şii katliamlar düzenledikleri yine bilinmektedir. Emperyalist burjuvazi, kabuk bağlayan tüm bu yaraları deşip yeniden kanattı.
    Irak işgalini organize eden ve Şii’lere ,Kürtlere dayanarak, Sünni Arap aşiretlerinin egemenliği ve iktidar demek olan Saddam rejimine son veren Bush’cular , Irak’ta ortaya çıkan manzara karşısında “keşke Saddam’ın iktidarına son vermeseydik” diye biliyorlar. Richard Perle gibi Irak’ın işgal edilmesine taraftar olan Bush’cuların şimdi pişmanlık gösterilerine girmeleri sahtekarlıktır.Çünkü onlar, Irak’ın sosyal yapısın ve tarih geçmişini, kendilerinden daha bilen, Avrupalı emperyalist politikacıları dinlemediler, Schröder’in ve Chirac‘ın başının çektiği AB, Irak’ın işgal edilmesine karşı çıkıyorlardı ve İşgal, Irak’ı ve orta doğuyu kaosun içine itebileceğini söylüyorlardı. Ama Bush çetesini onların dinlemedi ve Saddam’ın iktidarına son verdi.
    Bush çetesi, Şiiler ve Kürtler le birlikte, Saddam’ı yenerek ve ordusunu,polisini dağıtarak Irak’a egemen olacaklarını zan ediyorlardı.Oysa Saddam, Baas partisi ve ordu içinde darbe yaparak iktidarı ele geçirmesine rağmen, kendinden önceki General, Kasım, Arif ve Bekir gibi sadece, Irak ordusunda ve Irak Baas partisin de yönetimi ele geçirerek, iktidara gelmiyordu; tam tersine, Sünni Arap aşiretlerine dayanarak, Şii Arap aşiretlerini ve Kürtleri baskı altına alan bir egemenlik sistemi oluşturmuştu. Saddam, ordusunu ve polisini Sünnilerden teşkil etmişti. Petrol gelirleri le Sünni aşiretler zenginleştiril iken,çoğunluğu Irak’ın çöllerinde yaşayan,Şiiler ise yoksulluğun içine itilmişlerdir.Irak’ın, Dicle ve Fırat nehirlerinin ortasında yer alan verimli topraklar, Sünni aşiretleri elindedir. Irak’ta Sünniler zengin,Şiiler ise fakir kesimleri oluşturuyorlar.
    Saddam, Arap milliyetçiliğine dayanarak Kürtleri, mezhep farklılıklarına dayanarak ta Şiileri, sömürü ve baskı altına almıştı. Saddam’ın, İran’a saldırmasının nedeni,(Şii mezhebine göre şeriat devleti kuran Iran’ın Mollalarının iktidarına son vererek), baskı ve sömürü altına aldıkları Iraklı Şiilerin ayaklanmasının önünü kesmek istemesinden dolayı idi.
    Irak’ta mezhep farklılıklarının dirilten, İktidarını mezhep farklılıkları üstünde bina eden Saddam idi.
    İslam tarihi,İslam’daki mezheplerin iktidar çatışmalarının nasıl korkunç katliamlara dönüştüğüne şahittir. Osmanlı,Şiilere yönelik katliamların en acımasız bir tarzda gerçekleştiren bir devlet idi. Bunun izleri hale Anadolu topraklarında canlı olarak varlığını sürdürmeğe devam ediyor. Gerek 12 eylül öncesi ve gerekse sonrası, faşist Sünni gericiler tarafından, Maraş’ta, Corum’da, Sivas’ta, sadece Alevi mezhep’inden oldukları için yüzlerce insan katledildi, diri, diri yakıldı. Bu faşist katiller,göstermelik tutuklamaların arkasından, millet-vekili olarak TBMM’ne girdiler.
    İslam tarihini bilen hiç kimse Irak’ta,mezhepler arası iktidar savaşını katliamlara dönüşmesini yadırgamıyor;çünkü bunlar yeni ortaya çıkan olaylar değil.
    Irak’ta, Sünni ve Şii mezheplerden olanlar, ayrı,ayrı ve bir,birleri le bağı olmayan yerleşim merkezlerinde toplanmışlardır. Nasır’ın başlattığı, ve Arapları derinden etkileyen, ulusalcılık, Araplar arasıdaki mezhep farklılıkları gidermeğe ve ulus olarak Arapları birleştirmeğe başlamıştı.(3)Ama Arap ulusalcılığı başarıya erişemeden, İslam ve şeriat yeniden etkinliğini kurup, mezhepler arası iktidar savaşını yeniden gündeme soktu.
    Irak’ta olup biten budur. Irak’ta esas olarak emperyalist işgale karşı bir savaş yoktur, mezhep farklılıklarının şekillendirdiği Arap aşiretleri arasında iktidar savaşı var. Sünni aşiretleri ABD’in işgaline karşı çıkmalarının esas nedeni, Irak nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Şii aşiretlere iktidar kapısını açmalarından dolayıdır.Saddam’ın iktidarına son verilmeseydi, Şiileri iktidara ortak olmaları söz konusu bile edilemezdi. Bunun için acımasız bir tarzda Şiileri kat ediyorlar.
    ABD emperyalizm bu kaosu ve katliamı durduramıyor ve bunun için Irak’ta “askeri stratejinin değiştirilmesi” tartışılmasını gündemlerine alıyorlar.Bush çetesinin içinden bir kesim, Saddamsız , Saddam iktidarın yeniden kurma adına, Şii çoğunluğu egemen olduğu meclisin fesihini,Şii Nuri El Maliki hükümetinin görevden alınmasını ve İktidarın orduya devir edilmesini istiyor.Bugünkü Irak ordusunun generallerin çoğunluğunun da Saddam’ın generallerinden oluşturulduğu göz önüne alındığında, bu önerinin,Sünnileri yeniden iktidarın egemen gücü haline getirmeği amaçladığını hiç kimse inkar edemiyor. Nitekim, Irak’ın Sünni aşiretlerin liderleri, Katar, Arap emirlikleri ve Suudi-Arabistan gibi Sünni Arap devletleri le ilişkilerini sıklaştırıyor.
    Sünnilerin başbakan yardımcısı,Tarek Al-Hachémi, Bu iddiaları doğrayacak tarzda Katar’dan yaptığı açıklamada, Şii çoğunluğu suçlayıp, ulusal bir hükümetin kurulmasını ve tüm iktidarın bunlara devir edilmesini istiyordu ve “Eğer Maliki hükümeti, bu politikasına devam ederse bir daha uyarıda bulunmayacağız” tehdidini savurmakta geri durmuyor.
    Ve yine Sünni azınlığın lideri, başbakan Maliki’e bir mektup göndererek, politik aygıtlarda eşit bir tarzda yer almadıkça, hükümet’ten ve meclis’ten çekilerek, silah sarılacaklarını ilan etmekten çekinmiyor. Sünnilerin bu güçlü lideri,Adnane Al- Douléimi, şeriatçı Sünni katillere ses çıkarmaz iken, tek taraflı olarak Şii milislerden oluşan “Mehdi Ordusu”nun dağıtılmasını istiyor (4) Hükümetin Şii çoğunluk partisine bağlı olmasından, Ordunun ve polisin Şiilerden oluşturulmasından rahatsız olduğun gizlemiyor.
    Sünnilerin bu iktidar mücadelesi karşısında, başbakan Maliki ve Şiilerde boş durmuyorlar, kendileri gibi Caferi mezhep’inden olan Iran ve Suriye’le ilişkilerini dahada geliştirmeğe çalışıyorlar.
    İngiltere başbakanı, Blair, Şii yanlısı bir politika izlemek istediğinden ötürü, Bush’la aralarında var olan çelişkiyi açıklamaktan çekinmiyor Ve İran’la, Suriye’le ilişkilerin düzeltilmesini,onlara karşı izlenen politikalar son verilmesini istiyor.Blair, Suriye ve İran’a dayanarak, Irak’taki kaosa son verileceğini iddia ediyor.Blair’in bu politikasını Amerika demokrat partisi de destekliyor. Onlarda, Bush’tan “Iran’la var olan düşmanlığına son vermesini” istiyorlar. Bu politikayı, Iran’la sıkı ilişkiler içinde olan Almanya ve Fransa tarafında da destekleniyor.
    Amerika’daki son yapılan kongre seçimleri, Bush’un şimdiye kadar izlediği Irak politikasının iflas ettiğini şeklinde yorumlanıyor. Bu durum,Amerikalı demokratlar la birlikte bu politikaya karşı çıkan,AB’nin harekete geçirdi. Şimdi AB, Irak sorununun “çözümün”de daha fazla ağırlıkta rol almak için devreye giriyor.
    Bush , demokratlar iş birliği yaparak Irak’ta izlene politikayı değiştirmeğe hazır olduğunun göstermek için, Şimdiye kadar izlene Irak politikasının mimarı Savunma bakanı Donald Rumsfeld’i görevinden aldı. Bush’un, demokratlara yakınlaşması, Irak konusunda AB ile aralarına çıkan görüş ve politik ayrılıkları giderilmesinde zeminin hazırlıyor.AB,Irak sorununu, Irakların kendilerinin çözüme kavuşturmasından yana bir politika izlenmesini istiyor ,askeri müdahaleye karşı çıkıyorlardı ve Irak’ın askeri işgali le Saddam iktidarının devrilmesinden sonra da, Irak’ta ordunun ve polisin yeniden örgütlenmesi için, Iraklılara yardım edilmesini le sınırlı bir müdahaleden yana idiler. Şimdi bu politik çizgileri daha da güçlenmiş durumda.
    Artık, ABD ve AB , Iran ve Suriye’yi de için alan bir blok oluşturarak, Irak’ta başlayan giderek bölgeye yayılma emareleri gösteren mezhep çatışmaların önüne geçmek isteniliyor.
    Amerikalı Demokrat partililer ve Blair ,AB, Irak’ta ki Amerikan Askerlerinin geriye çekilme takvimini açıklanmasını, hemen ise, Irak’ta ki, güvenlik ve emniyet görevini bırakarak, tamamen İraklılara devredilmesini, Irak’ın sınır bölgelerine çekilmesini istiyor. Bu görüşlere, Bush çetesi de giderek katılmaya başladı.
    Emperyalistler, İran ve Suriye le işbirliğine yönelmeleri,sadece Irak’la sınırlı olmadığı bilinmekte,İsrail, Filistin sorunun,Suriye le İsrail arasıdaki anlaşmazlıkları çözecek,İsrail le , Hizbullah arasıdaki çatışmayı sona erdirecek bir politik birlik oluşturulmaya çalışılmaktadır.
    Tüm bu gelişmeler,Türkiye gibi,Emperyalistlerin dışında, bölgeye egemen olmak isteyen devletlerin hevesi de kursaklarında bıraktığı gibi, İran’ın ve Suriye’nin “Orta-Doğunun anti-emperyalist! gücü” olduğu dair yapılan yoğun Maocu propagandanın bir palavradan ibaret olduğun bir kez daha somutlaştırıyor. Sabahtan,Akşama kadar her gün, İran’ın Mollalarının “anti-emperyalist”liği konusunda bıkmadan usanmada, “nutuk” çekenlerin, “sosyalist kisvesi” altında bu görüşlerin yaygınlaştırıp, Kemalist milliyetçiliği etkiliğine katkıda bulunanların, gerçek yüzleri sosyal pratik tarafından bir kez ortaya çıkarıyor.
    Her şart altında, Ortadoğuda ve Irak’ta, Afkanistan’da v.s cereyan eden savaşın ve barışın emperyalistler ve gericiler arası savaş ve barış olduğu gerçeği açığa çıkıyor. Gericiler arası çelişkiden “emekçiler Adı”na medet umanlar, Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun işçi ve emekçilerini, gerici burjuvaların peşine takmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Bu konudaki ısrarlı propaganda, işçi sınıfının bağımsız hareketin zayıflatmaktan, milliyetçiliğin giderek güçlenmesinden başka,hiç mi,hiç bir işe yaramıyor(5)
    —————————————————————————————————————————————————————–
    (1) Bush’un getirdiği “yeni” sağlık sistemi yle sağlık sigortaları, acil sağlık vakalarının dışın da ki hiç bir hastaya ödeme yapmıyor. Artan yoksulluk karşısında işçi ve emekçiler, yoksular, sağlık giderlerin karşılayamaz duruma gelmişlerdir. Almanya da hükümet,Amerika benzeri sağlık sistemini uygulama sokmaya çalışır iken, Amerikalılar ise tam tersine Alman sağlık sistemine geçilmesini istiyor.
    (2) ) Sadece kapitalist İsveç devlet bu savaşa tavır alma cesaretini göstermişti
    (3) Arap ulusalcılığı Irak’ı da etkilediğinden, general Kasım’ın askeri darbesi bunun somut göstergesi olduğunun, diğer yazılarımda anlatmıştım.
    (4)Başbakan Maliki’e rağmen, işgalci ABD ordusu, Şii milisleri dağıtmak için saldırı başlat tı,Maliki’i araya girmesi sonucu bu saldırı durduruldu.
    (5) . Marksizm’den, proletarya devriminden ümidini kesen,”sendika.org” isimli site gibilerinin, Sosyalizm tasfiye eden Sovyet revizyonistlerinin Lübnan’da ki kalıntılarını “Komünist partisi” adıyla Türkiye ye lanse etmeleri beyhude bir çabadır. Bu revizyonistler de, İran’daki revizyonist TUDEY partisi gibi şeriatçılarla ittifakı savunuyorlar, Röportajda ki görüşlerinden de anlaşıldığı gibi, Lübnan’daki kapitalizm ve burjuva egemenliğini savunmayı kendisi için görev addeden bu revizyonistlerin Hizbullah’ın şahsında şeriat savunmaları yadırganamaz. Hizbullah la, İsrail devleti arasıdaki gerici savaşta taraflar ve”vatan savunması” adına bu gerici savaşı, devrimci iç savaş dönüştürmeği bir yana atarak, Hizbullah’ın şeriatçı egemenliği için,sözde İsrail’e karşı savaştığını iddia ediyor. Eğer İsrail saldırısına karşı isense niye, bu gerici savaşın diğer kanat’ın oluşturan Lübnan’ın gericilerini de hedef alarak, İşçi ve emekçilerin devrim için savaşmıyorsun? Lübnan’lı işçi ve Emekçileri önüne, İsrail egemenliğine karşı, Hizbullah egemenliğini sunarak, “ölümden ölüm beğen” diyen ve bunla övüne revizyonistleri “komünist partisi” diye Piyasaya süren “Sendika.org” isimli site, bilindiği gibi Hizbullah’ın liderinin evrensel çıkan ve sahte olduğu anlaşılan röportajını, sahte olduğun ilk kez ileri sürmüştü. Bir sürü devrimci onların bu tavırını Hizbullah gibi şeriatçı örgütün liderinin Türkiye’li sosyalistleri övemeyeceği gerçeğini açığa çıkarma olarak yorumlamıştı.
    Şimdi anlaşıldığı gibi, onların Evrenseldeki röportajın sahteliğini kanıtlamaları, Hizbullah’ı emperyalist-kapitalizm yanlısı, gerici, şeriatçı bir örgüt olarak görmelerinden ötürü değil, Evrensel ile aynı bakış açısına sahip olduklarından, halede revizyonist grupçu yapılarından dolayı bu röportajı diline dolamışlar

    “Yavuz Yildirim”

  2. yavuz yildirim türk :
    6 Ocak 2007 at 21:59

    Orta-Doğu da, Emperyalistler ve gericiler arası savaş
    ve barış sorunu
    Şimdiye kadar, Iran , Suriye ve bunların orta-doğuda uzantıları oldukları iddia edilen şeriatçı silahlı örgütlerin, Orta-doğuda emperyalizm’e karşı bağımsızlık mücadelesi yürüttükleri ileri sürülerek,Şeriatın önderliğinde orta-doğuda “anti-emperyalist cephe” çığırtkanlığı la yer göğü inleten 3 dünyacı Mao’cular ve Sovyetçi modern revizyonizm’in takipçileri, ABD ve AB v.s ‘ortaya çıkan “Orta-doğu sorununun çözümü” tartışmaları ve ortaya sürülen öneriler karşısında tam anlamı la “şaşkınlığa!”uğradılar.
    Afganistan da ve Orta-doğuda ki savaşın gerici karakterinin inkar eden ve“emperyalizm’e karşı ulusal bağımsızlık savaşı” verildiğini ileri süren iddiaların, birer palavra olduğu su yüzüne çıkıyor.Maocular ve revizyonistler hiç bir zaman ne somut maddi gerçeklerden hareket ederler, nede M.L ışığı da somut durumu tahlil ederler.Onlar, son tahlilde, emperyalist- kapitalist sistemi yaşatmayı yarayan sübjektif niyetlerini, objektif gerçeklermiş gibi ortaya atıp,sosyalizm için mücadele etmek arzusuyla gecesini gündüzüne kattan bir sürü devrimciyi, gericiler arası savaşın ve çatışmanın “taraftarı” haline getirmeğe çalışıyorlar ve çalıştılar. Oysa Afganistan da ve Orta -doğuda ki çatışmadan ve savaştan işçi ve emekçilerin (en küçük tarzda bile olsa) bir menfaatlarının olmadığı açıktı.
    Emperyalistler, egemen olmadıkları yerlere pazarlarını genişletme amacı la askeri saldırılara girişmiyorlardı. Çünkü buna ihtiyaçları yoktu. Buralar, zaten emperyalist devletlerin ve uzantısı yerli gerici egemen sınıfların ekonomik ve siyasi hegemonyaları altındaki yerler ve bölgelerdi. Buralarda, emperyalist sömürünün gerçekleşmesinin önü de (en küçük tarzda dahi ) bir engellin var olduğu söz konusun dahi edilemez.

    Orta-doğu de ve Afganistan’da yeri gericiler arasıdaki egemenlik
    mücadelesi.

    Ama, Emperyalistlerin hegemonyası altında olan,Orta-doğu ve Afganistan gibi bölgelerde yerli gericiler arası egemenlik mücadelesi şiddetli bir tarzda sürdüğü de inkar edilemez.Çünkü buralar, kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinin ve feodal parçalamışlığın güçlü etkisi altındadır.
    Örneğin,Afganistan da, Sovyet emperyalistleri, Afgan ordusuna ve devlet bürokrasine dayanarak, Afganistan egemen olmak istedi. Oysa feodal aşiret ilişkileri oluşturduğu parçalanmışlık, Afgan toplumunun da temel özelliğidir. Feodal ve kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinin varlığı, Afganistan’ın kapitalist pazar etrafında merkezleşen ulusal birliğin ve uluslaşmasının önü de ki en temel engeldir.
    Aşiret ilişkilerinin varlığı, İslam’ın güçlü bir tarza örgütlenmesinin ve etkinlik kurmasının esasının belirliyor. Bunun için, Sovyet emperyalizmin işgaline karşı, ABD ve müttefikleri,aşiret ilişkilerine dayanarak, İslam motifli bir direnişi kolayca örgütleyip,Sovyet emperyalistlerinin işgalinden sonra vere bildiler.
    Sovyet işgali, tasfiye edildikten sonra, dinci-gerici aşiretler ve feodal savaş ağaları arasında iktidar çatışmaları uzun bir dönemi kapsadı. Sonunda, NATO’nun Afganistan’ı işgal etmesinden önce, ABD’nin ve Pakistan’ın desteği le Afganistan’ının en güçlü aşiretine dayana, Taliban, diğerlerini etkisiz hale getirip iktidara egemen oldu, ama yine kendisi karşı mücadele eden diğer dinci-gerici aşiretlerini bölgesel egemenliklerine son verememişti ve iç savaş devam ediyordu.
    Bilinen nedenler le, ABD’in başının çektiği NATO’nun Afganistan’ı işgal etmesinden sonra da, Afgan gerici egemen sınıfları arasıdaki iktidar mücadelesi devam ediyor. Taliban karşı olduğu aşiret mensuplarına karşı silahlı saldırılarla (aynen Irak’ta olduğu gibi) katliamlar düzenlemekten geri durmuyor.
    Afganistan da cereyan eden gericiler arası savaşı bir benzeri de orta-doğuda varlığını sürdürüyor.
    Bush ve çetesi, gerek ABD de, gerekse AB’de bazı burjuva politikacıların itirazına rağmen, Orta-doğudaki tüm dengeleri alt üst edeceğini ve orta -doğuyu kargaşalığın için iteceğini nazar dikkat almayarak, Irak işgal etmesi ve Saddam’ın iktidarına son vermesi orta-doğuyu ateş çemberinin girdabına sürükledi. Şimdi, ABD emperyalizm’i, George W.Bush ve çetesinin, Orta-doğuyu kana bulayan emperyalist saldırgan stratejisine nasıl son vereceğinin arayışı içine girdi. Çünkü orta-doğuda ,Irak’ta başlayan mezhep çatışmasının temel alan iktidar savaşı, diğer Arap ülkelerini için alacak tarzda genişliyor.
    “Bush doktrini” diye ortaya atılan sözde “terörizme karşı savaş” stratejisi ABD’n Irak’ta çıkmaza girmesinin temel neden olduğunun, G. W.Bush çetesinin en gerici adamları tarafından dahi kabul ediliyor.
    Oysa, Orta-doğunun, sosyal, ekonomik ve politik yapısının bilenler,Irak’a askeri müdahale de bulunulmamasını istiyorlardı.Fransız cumhurbaşkanı,Jacques Chirac, ve eski Alman başbakanın Schröder öncülük ediği, AB ve diğer bir sürü ülke, Irak savaşına kesin olarak karşı çıktıkları biliniyor.
    O zaman ABD’nin senatosunda ve temsilciler meclisinde azınlıkta olan Amerikan demokrat parti de, Schröder ve Chirac la Irak sorunu la ilgili aynı görüşleri baylaşıyorlardı.
    “Bush doktrini” diye adlandırılan görüşler le saldırgan bir politika izleyenler, bu “doktrini” 3 ana başlıkta topluyorlar :”1- Teröre karşı kesin ve kararlı savaş.2- terörü destekleyen ve teröre yataklık eden devletlere karşı savaş dahil olmak üzere her türlü yatırıma girişmek.3- teröristler le hiç bir şeklide uzlaşmamak.” Bush ve çetesi, bu doktrini, bir dönem Sovyetlere karşı mücadelede şemsiyesi altına aldığı burjuva devletlerine, (çeşitli baskılar la) kabul ettirmek için çapa harcamaya başlamıştı. Sonun da Afganistan, Çin ve Rusya’nın karşı olmasına rağmen ,NATO’ya dayanarak işgal edildi.
    Bush ve çetesi, bu bölgede, bir döneme Sovyetler Birliğinin müttefiki olmalarından dolayı, Batı-emperyalistlerin sadık müttefikler ile çatışma içinde olan ülkeleri “savaş tehdit”leri le sindirerek, çelişkileri eski müttefiklerinin çıkarı doğrultusunda çözmeyi amaçlayan bir siyaset izlemeğe başladı. Oysa Bush’dan önceki Demokrat partili ABD devlet başkanı Clinton ve AB, Sovyetlere bağlı devletler dahil olmak üzere, Orta-Doğu da ve Orta- Asya’daki devletlerin hiç birisini karşılarına almadan barışçıl yollar la aralarındaki çelişkileri çözmeğe yardım eden, bir siyasi taktik izleyerek hegemonyalarının sürdürmenin peşinde koşuyorlardı. Bush ve çetesi ise, iş başına gelir gelmez, bu politikayı ret ve yanlış bulduklarını ilan ettiler.
    El Kaide’nin 11 eylül saldırısı,Bush ve Çetesinin, (kendi saldırgan stratejilerinin pratiğe geçirme amacı la) , Amerikan halkını aldatmak için önemli bir fırsat yarattı. Bush ve çetesi bu fırsatı kaçırmadı,NATO la Afganistan’ı işgal etti ve NATO ülkelerini bu işgale katılmak zorunda bıraktı ve de Aynı zamanda, Sovyetlerden sonra, ABD’nin, AB’nin üstünde ki siyasi ve askeri hegemonyasının zayıflamasını giderilmesinin de imkanı yakalandı.
    Bilindiği gibi Bush ve çetesi, Irak işgaline karşı çıkan, AB’ni bölmeği amaçlayan bir taktik izledi ve bu politikası (bir dönemle sınırlıda olsa da) AB içinde çatlaklar yarata bildi.
    Irak işgali sonrası ortaya çıkan gelişmeler Bush ve Çetesinin izlediği politikanın iflasını gösteriyor. Bush önderliğindeki ABD emperyalizminin politikası, özelikle orta-doğuyu kan gölüne dönüştürdü. Bugün Irak, Lübnan, Filistin, iç savaş tehditleri le karşı karşıyadır.Şimdi ABD ve İngiltere, aşiretlere dayana mezheplerin kanlı iktidar mücadelesini nasıl durduracağının telaşı içindeler
    Bush ve Çetesinin silah zoruyla, bir kesimin iktidarına dayanarak, emperyalist egemenliğini sürdürme stratejisi yerini,çatışan taraflar arası barışı sağlama ve birlikte iktidar olma stratejisi alıyor. Çünkü çatışan tarafların hiç birisi emperyalist-kapitalist sistemin, ekonomik,siyasi ve askeri egemenliğine karşı olma niteliğini taşımıyor. Bunun için emperyalistler,egemenlikleri için çatışan tarafları bir masa etrafında toparlamaya çalışmaktalar.

    Baker ve Lee Hamilton raboru
    “Baker ve Lee Hamilton raporu” diye açıklanan emperyalist barış planının fikir “babalığını” yapan Iraklı bir profesördür. Ghassan Attiyah isimli profesör, bir dönem Bağdat Ünü’nin Siyasal fakültesinde öğretim üyesi iken, şimdi Londra’da yaşıyor ve Blair’in danışmanlığını yapıyor.Bir yanda da, Amerikan Stanford Ünü de ekonomik-politika ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı olarak çalışıyor.
    Irak’ı ve orta -doğunun sosyal ekonomik ve politik yapısının çok iyi bilen , Ghassan Attiyah, “Tek başına Irak ele alınarak,Irak sorunun çözülemeyeceğini” Die Zeit gazetesin de yaptığı röportajında açıklıyordu. ABD izlediği orta-doğu ve Irak politikasın da köklü değişikler yapmasını, stratejik değişliğe gidilmesini önere Attiyah, Iran,Suriye dahil olmak üzer Arap ülkelerinin bir masa etrafında toplanmalarının sağlanmasını öneriyordu. Özelikle,Suriye ve İran’ı içine almayan bir orta-doğu barışının gerçekleşmeyeceğini öne sürerek,ABD’ni, Iran ve Suriye yi düşman olarak görmeği bir yana bırakıp, bir partner olarak yaklaşması gerektiğini söyleyerek, ABD’ni direk ilişkiye geçmesini öneriyordu.
    Orta-doğuda, gerici bir barışın sağlanmasında, İran’ın ve Suriye’nin rolünü hiç kimse inkar edemiyor. İran, Şii mezhebinin lider olarak hareket ediyor ve özelikle Arap dünyasında Şii mezhebinden olanları, Sünni şeriatçıların iktidar da olduğu yerlerde başkaldırıya, isyana çağırıyor. Suudi-Arabistan ise, Sünnilerin lideri ülke olarak hareket ettiğinden dolayı,İran’ın Mollaları, Suudi-Arabistan’ı hedef alarak, bu ülkedeki Şiileri ayaklandırmaya çalıştıkları da bilinmektedir.
    Lübnan’da yine ayni siyasi taktikleri izleniyor.Lübnan’ın şimdiki başbakanı, Lübnan’ın Sünni lider ve Suudi-Arabistan kral ailesinin yakın akrabası olan,Fuat Sinioradır , Lübnan’daki Hizbullah lideri,Hasan Nasrallah ise İran da yetişen ve Kum kentin de,İran’ın Mollalarının eğitimi den geçen ve onların güvenini kazanmış birisidir. Şiiler, Lübnan’da da çoğunlukta olan Sünnilere karşı iktidar mücadelesi yürütüyorlar.
    Ve yine Irak’ta, İran’ın, Şiilerin üstünde etkinliği olduğu inkar edilmiyor. Bugünkü Irak’ta ki Şii liderlerin büyük çoğunluğu,Saddam döneminde İran’da yaşıyorlardı, İran’ın Mollaları la sık ilişkiler içindelerdi. İran, bunun yanı sıra,aynen Lübnan’daki Hizbullah gibi, Irak ordusunun ve polisinin dışında “Mehdi ordusu” adı altında silahlı güç oluşturan Muhta Al Sadr destekliyor ve Sünnilere karşı katliamla düzenlemesini teşvik ediyor.
    Suriye ye gelince, Irak’ta kaçan 500 bin kişi Suriye ye sığınmış durumda ve bunların büyük çoğunluğunu Baas partisinin yöneticiler oluşturuyor. Suriye de bugünde iktidar da olan Baas partisidir. Suriye ve Irak arasıdaki Saddam döneminde ortaya çıkan Baas içindeki hizip çatışması bugün sona ermiş durumda.
    “Arap dünyasın” da, Şeraitin etkinliği sonucu,mezhep çatışmasının Arapları bölmesi,düşmanlık tohumları ekmesi karşısında, Arap ulusalcılığı yeniden diriltmek istenmekte ve ulusalcı Baascıların, tekrar Araplar içinde güçlü konuma gelmesi için çapa harcanmaktadır.
    “Bush doktrin”e karşı olan ve Irak’ta ve Araplar arasıdaki mezhep çatışmalarının durdurulmasını isteyen emperyalist Burjuva politikacıları, Baas ulusalcılığının yeniden Arap dünyasına etkin olmasını istiyorlar. Baascıların etkinliğinin, El Kaide, Taliban,Hizbullah,Hamas gibi şeriatçıların, Araplar içindeki etkinliklerine büyük darbe vuracağı ileri sürülüyor. Bundan dolayı, Irak’ta ki iç savaşın durdurulması için Suriye’nin dolayısıyla, Baascıların yeniden devreye girmesi için zemin hazırlanmakta.(1)
    Baascılık temelinde Suriye’nin, Irak’ta ve orta-doğuda barışın sağlanması için ağırlığını koymasının istenmesi,Aynı zamanda Suriye’yi, şeriatçı İran’dan koparmayı da amaçlıyor.
    “Baker ve Lee Hamiton(ki bu Amerikan demokrat partisindendir)Raporu açıklanmadan ve son Kongre seçimleri yapılmadan çok önce, Irak’ta ve orta-doğuda Amerikanın izlediği stratejinin değiştirilmesin, dolayısı la,Amerikan askerlerinin, Irak’tan ve orta doğudan çekilmesini isteyen görüşler gündeme gelmişti. Amerikan demokrat partisinin yanı sıra, Cumhuriyetçiler içinde de, Amerikan askerlerinin orta-doğudan, Irak’ta çekilmesi için barışı sağlama arayışı başlamış ve George.W.Bush’un babası ,George Bush’un diş işlere bakanı Baker, Iran ve Suriye ile barış görüşmeleri yapmaya başlamıştı.
    ABD emperyalizm’in yeni stratejisine uygun olarak ,Baker, Suriye’nin Amerikan büyük elçisi le çeşitli kere bir araya geldi ve aralarında çok olumlu diyalogun başladığı beyan edildi.Baker, yine İran büyük elçisi ile, öğle ve akşam yemeğin de, bir araya gelmesi, aynı zamanda, Mollaların iktidara gelmesinde itibaren ilk kez,İran la, ABD arasında üst düzeyde bir görüşme gerçekleştiriliyor ve ABD ile İran arasıdaki tüm sorunların çözümlenmesi için çapa harcanmasına karar veriliyordu.
    Bu gelişmeler sonrası, Irak hükümeti, gerek Suriye ve gerekse İran la ilişkiye geçidi ve Irak başbakan ve Cumhurbaşkanı, İran’ı ziyaret ederek, İran’dan, Irak’ta iç barışın sağlanması için yardım taleplerin de bulunmakta çekinmiyorlardı. Ve yine Irak hükümeti, 22 senedir Suriye ile kesilen diplomatik ilişkileri yeniden kuruyordu.(2)
    İran,gerek ABD’nin Irak işgali sırasında, gerekse Afganistan işgali ve Sünni Taliban ve El Kaide karşı siyasi tutumu la Amerikanların gönlünü kazanmıştı.
    Özellikle El Kaidelilerin, Suudi kökenli ve Sünni olmaları ve Suudi petrol Şehleri tarafından desteklenmeleri,Bush ve çetesini,Suudilere karşı güvensizliğe itti.
    Bush’un,Irak’ta Şiilere dayanarak Saddam’ın iktidarına son vermesi ve Şiilerin iktidara gelmesinin yollarını açması, İran’ın Mollalarının,bölgede etkinlik kurmasına da yardım ediği bir diğer gerçek.
    “Baker ve Lee Hamiton raporu” İran konusunda bu gelişmelerin ışığında sorunlara yaklaşıyor.Dünyada büyük yankı yapan, adın andığımız bu rapor, Irak’tan ve Orta -doğudan ABD askerlerinin çekilmesi için, Bush ve çetesinin izlediği stratejide değişiklik yapılmasını öne sürerek, askeri güç kullanarak Irak ve orta -doğu sorunu çözülemeyeceğini, barışçıl yollar la sorunları çözmek gerektiğini vurgulayıp, İran ve Suriye yi baskı altına alan politikaya son verme çağrısı yapılıyor. İran ve Suriye ile ABD’nin direk ilişkiye girmesi öneriliyor ve de Baas parti üyelerinin yeniden Irak’ın siyasetine katılmasına imkan tanınması isteniliyor.
    Bunların yanı sıra,Irak’tan, ABD askerlerinin,2007 yıllı içinde 70 bin,2008 de de tamamının geri çekilmesi öneriliyor.ABD askerleri tamamen geri çekilinceye kadar, Irak’ın güvenlik sorunlarının çözümüne katılmaması ve güvenliği sağlamayı, Irak ordusuna ve polisine bırakılması,ABD askerlerinin Irak’ın sınır bölgelerine kaydırılması da yine isteniyor.
    Raporda öne sürülen taleplerin büyük çoğunluğu,Amerikan demokrat partinin görüşlerini ihtiva ediyor; ama demokratlar,ABD askerlerinin Irak’tan ve orta-doğudan hemen çekilmesini isteyerek,Amerikan kongresinde çoğunluğu sağlamışlardı ve bu görüşlerinden vazgeçmiyorlar.

    George W.Bush’un manevraları
    George.W.Bush,demokratları yatıştırmak ve onlara la birlikte çalışmaya hazır olduğun sözde kanıtlama adına, demokrat partilerin istemediği,saldırgan politika yanlısı Savunma bakanı Donald Rumsfeld ‘in yerine,”Irak’ta askeri zafer kesin olarak mümkün değil” diyen eski CİA başkanı ve aile dost Robert Gates’i getirdi. Bu rapora, (Bush’un orta-doğu ve Irak politikasının destekleyen,Alman CDU partisi ve bu partili Alman başbakanı Merkel hariç) AB politikacıları tarafından destek verildi
    Bush’un Irak politikasının bataklığa saptanması, Chirac ve Schröder ,dolayısı la AB’nin Irak konusunda izlenmesini istedikleri politikanın doğrulanması olarak ele alın.Tabi ki,bu durum aynı zaman da ,Bush ve çetesinin AB üzerideki baskısını etkisiz hale gelmesini de sağlıyor.Tam bu sıra da, Güney Kore de, Irak’ta bulunan 2300 askerini hemen geri çekeceğini açıklamaktan çekinmedi.
    George.W.Bush, Baker ve Lee Hamiton la birlikte Raporun açıklanmasına katıldığı sırada, Raporda ki tavsiyeleri göz önü de bulunduracaklarını söylemesine rağmen,Özelikler İran la, emperyalist hegemonya ya tabi bir tarzda bölgeye egemen olma mücadelesini yürüten ve İran’ın tersine, Sünni mezhebinden şeriatın egemenliği için çapa harcayan, Suudi-Arabistan Krallığının rapora itiraz etmesine , İsrail’in (3) (Baas partisini bahane eden) Barzani’nin ve Talabani’nin katılması la, İran ve Suriye le doğrudan ilişkiye girmeyeceklerini ve Irak’tan düzeni sağlamadan askerlerin geri çekmeyeceklerini tekrarlamaktan geri durmadı.
    George W Bush, bu açıklamalarına rağmen kongre seçimleri öncesi gibi iplerin kendi elinde olmadığını biliyor.Amerikan demokrat partililer, Irak’ta ki ordu için gerekli olan 100 veya 160 milyar doları, Irak’taki politikasın değiştirmediği ve Askerleri geri çekilme takvimi açıklanmadıkça,George W Bush vermeyeceklerini şimdiden ilan ediyorlar.(5)
    İran ise, Baker planın kabul ettiğini ve Irak’ta,orta doğuda barışın sağlanması için elinden gelen tüm yardım yapacağını ilan etti. Suriye de aynı şeklide barışın sağlanması için yardım edeceğine söz veriyordu.
    Ama Bush çetesi,orta -doğuda İran la egemenlik mücadelesi içinde olan güçlere dayandıkları için, İran’a karşı izledikleri politikalarının hemen değiştirmeğe yanaşmıyor. Ama İran’ın Mollaları ,Amerikalılardan,Özelikle demokrat partililerden, Amerikanın,İran’a karşı izlediği politikanın değiştireceği sözünü aldıkları dolayı,ABD ‘e karşı izledikleri politikayı gözden geçiriyor ve değiştirmeğe hazırlanıyorlar. Bunun için “Anti-Amerikancı”! diye ODTÜ alkışlana,” reformcu” diye lanse ettirilen, eski İran devlet başkanı Molla Hatemi’ Amerikalılar la ilişki kurmak ,ilişkileri düzeltmek için Amerika’ya gitti. Bunun arkasında İran’da Çok önem verilen ara seçimler yapıldı.

    İran’da yapılan son ara seçimler
    Bu seçimler, cumhurbaşkanı,Mahmud Ahmedinecad’ın izlediği politikanın doğruluğunun veya yanlışlığının bir sınav olduğu da ilan edilmişti.
    Ahmedinecad, İş başına gelir gelmez, İsrail hedef alan bir gerginlik politikasının sürdürücüsü olarak sahneye çıktı.ve (Türkiye de çok tutulan), sözde “Anti-Amerikancı” (ki Amerikan tekeller ile sık bir ilişkisini sürdürmesine rağmen) anti-İsrailci cephenin imarı olarak, İran’ın bölgede ki etkinliğini artıracağını düşünerek hareket etmeye başladı.Onun, “anti-Amerikan ve anti-İsrail” cephe çağrısına, Türkiye’nin sözde “Büyük siyasi güç!” oldukların iddia eden, gerçektense, hiç kimseni kaale almadığı, 3 dünyacı aydınların dışında doğru dürüst hiç kimseden olumlu bir cevap vermedi ama; Irak savaşından beri, Amerika la ilişkilerin düzeltmeye çalışan, kendiden önceki Mollaların politikasını da etkisiz hale getirip, ,Bush çetesinin eline koz vermekten de geri durmadı.
    Bunun için, İran da, bu ara seçimler öncesi, Mahmud Ahmedinecad’ın politikası eleştiri yağmuruna tutulmuştu.M.Ahmedinecad’ın en büyük rakip, ABD le ilişkileri düzeltmenin imarı;eski cumhurbaşkanlarından, Ali Akbar Hashemi Rafsanschani dir.
    Bu son seçimler,M.Ahmedinecad için tam bir hezimet oldu. İran Halkı, ABD ve İsrail’e karşı izlenen gerginlik politikasının yerine, ilişkileri düzeltmeği amaçlayan, yumuşama politikasından yana oyunu kullanmıştı. Ve İran halkı, bu seçimler vesilesi le aynı zamanda Rafsanschani politikasını güçlü bir tarzda desteklediklerini de gösterdi.(5)
    Bu yazıda,ortaya çıkan politik olayları izah etmeye çalışmamım nedeni ,Orta-doğu da, Irak’ta, Afganistan da cereyan eden savaşın ve barışın emperyalistler ve gericiler arası çelişkiden kaynakladığını göstermektir. Ama ne yazık ki tüm bu politik gelişmelere rağmen,3 dünyacı Maocu görüşlere dört ele sarılanlar, gerçekleri görmemeye ısrar ediyorlar.
    Ya Lübnan’da “ Yeni Bakü konferansı toplandı” yalanı la şeriat yanlısı tavırlarına devam ediyorlar,veya(tüm olup bitenlere rağmen) “Anti-kapitalist olunmadan, anti-emperyalist oluna” bilirliği, laf salataları la sözüm ona kanıtlamak istiyorlar.
    Her şey bir tarafa,1920 de Baku’de toplana doğu halklar konferansı,Lenin’in önderliğindeki Bolşeviklerin egemen olduğu Baku’de toplanmıştı ve delegelerin büyük çoğunluğunu eski sömürge statüsüne sahip ülkelerdeki komünistler ve Komünist parti üyeler veya sosyalizm yanlısı küçük burjuva temsilcilerin den oluşturulmuştu. Örneği, Türkiye’yi temsil etmek adına gelen Enver Paşa ve Mustafa Kemal’in adamı,delege olarak kabul edilmemiş, bunların yerine , Mustafa Suphi başkanlığındaki TKP üyeleri konferans delegesi olmuştu.
    En önemlisi, Konferans sonrası yayınlana belgede,sömürge ülkelerin kurtuluşunun sosyalizm le mümkün olduğu vurgulanması ve bu ülkeler için “kapitalist olmayan yoldan sosyalizm’e geçiş “ Leninist tezin kabul edildiği ilan edilmesiydi. (6)
    Hizbullah’ın, Lübnan’daki iktidar mücadelesine, sözde dış destek vermek için Beyrut koşanların “ Baku konferansının”, gerçek Baku konferansı la uzaktan yakında bir ilişkisini olmadığı, şeriat yanlısı tavırlara kılıf hazırlamak için, hileli yollara baş vurulduğu açık
    değimli?

    Lübnan’da olup, bittenler
    Lübnan, bugün çoğunluğu AB ülkelerinin askerlerinden oluşan ve “barışı sağlama”adına hareket eden, 15 binlik BM ordusunun işgali altında, Lübnan’da iş başında olan hükümet se, Mısır, Suudi-Arabistan gibi Sünni devletlerin desteğinin yanı sıra, bizzat AB,ABD, hata İsrail tarafından desteklenen Fuat Siniora hükümeti. Bu koşullarda ve sözde “Emperyalist egemenliği tasfiye etmenin” zeminini hazırlamak amacı la Hizbullah’ın önderliğinde yasal ve açıktan yeni bir “Baku konferansı” toplanıyor!!!.(7)
    Oysa Lübnan’da ortada ne “anti- emperyalist” bir politik hareket ve nede emekçilerin çıkarına tekabül eden bir olay var .Şeriatçı Hizbullah’ın iktidara egemen olabilmeyi ve silahlı güçlerini tasfiye edilmesini önlemeyi amaçlayan siyasi manevraları sahneleniyor.
    Lübnan, mezhepler ve dinler temelinde bölünmüş durumda.Lübnan’daki sözde demokrasi bu bölünmüşlüğü doğal kabul eden anayasasına göre şekillenmiştir. Anayasa, Lübnan’da (diğer din ve mezheplere göre çoğunlukta olan) Sünnilere başbakanlığın,Hıristiyanlar Cumhurbaşkanlığın, Şiilere meclis başkanlığının verilmesi zorunlu kılıyor.
    İç savaş sonrası, Suriye’nin ağırlığı ve yönlendiriciliği altına Lübnan hükümetinin oluşturulması sırası da her hangi bir sorun çıkmıyordu. ABD’nin, Orta-doğuya ve Irak’a askeri güçlerini yığması, Suriye’yi baskı altına alması,Lübnan devletinin güçlenmesini , Ordusunun iç savaş öncesi konuma gelmesini, Suriye’den bağımsızlaşmayı isteyenler, giderek politik olarak güç kazandı.. Bu görüşler ,Şiilerin dışındaki grupları bir araya getirdiği gibi Hizbullah’ın etkisini giderek zayıflattı.Suriye’nin askeri güçlerini çekmesinden sonra sıra,Hizbullah’ın silahlı güçlerinin dağıtılmasına gelmişti.
    Hizbullah, bu gelişmeleri önlemenin uğraşısı içinde. Bunun için Lübnan’da suni bir siyasi bulanım çıkarmanın peşinde koşuyor.
    Şimdiye kadar, Lübnan’da eski başbakanlar dahil olmak üzere, Suriye’e, İran’a ve bu güçlerin uzantısı Hizbullah’ın silahlı güçlerine karşı olan 20 üzerinde politikacı,gazeteci suikastla öldürürdü. Bu öldürülenlerin içinde,Şimdi Hizbullah’ı destekleyen, Lübnan revizyonist “komünist” partisinin, Suriye egemenliğine karşı çıkan eski başkanı da vardı.
    Hizbullah, eskiden olduğu gibi İsrail karşı savaşla, Lübnan’lıları tekrar etrafında toplayacağı hesabı la,İsrail kışkırtarak, Lübnan’a saldırmasını gerçekleştirdi.Ama “evdeki hesabı,çarşıya uymadı” İsrail’in saldırısına karşı,Arap dünyası, AB, BM, gecikerek te olsa, G.W.Bush karşı çıktı ve sonunda İsrail, saldırısına son verip,geri çekilmek zorunda kaldı.
    İsrail saldırısı döneminde “tüm Lübnanları birleştirtiklerini” iddia eden Hizbullah, Çok geçmeden, Sünnileri ve onları başbakanın hedef alan bir kampanya başlattı.Sünni ve Şii çatışması Lübnan’a da yayılmak isteniyor.
    Hizbullah’ın kışkırtması sonucu, Şii gençler, Sünnilerin oturdukları mekanlara saldırdılar, Sünnilere ait,arabaları, evleri,dükkanları yakıp, yağmaladılar,Bunun karşısında silah sarılan Sünniler, bir Şii gencini öldürdüler, Şiiler bir yandan “intikam” çığlıklarıyla Beyrut sokaklarını inletir iken, diğer yandan , kendilerini korumak için silahlanıp,oturdukları yerleri koruma altına almak için mahalle girişlerine barikatlarla kuruyorlardı.Ve yine,Hıristiyanları yaşadıkları bölgelerde de aynı şekilde saldırılara karşı tedbirler alınıyordu. Lübnan yine iç savaş tehdit le karşı karşıyadır. Hizbullan lider Molla Hasan Nasrallah, iç savaş tehditle, Fuad Siniora hükümetin düşürüp, kendisine 8 bakan verilmesi ve ( şimdiye kadar 5 Bakanı vardı) Hükümeti aldığı kararlara veto hakkı isteği le, “milli hükümetin’” kurulmasını talep ediyordu, Hükümet düşene kadar eylemlerine devam edeceğini ilan etmişti ve genel grev çağrısı yapıyordu. Ve Başbakanlığı önündeki meydana çatır kurdutmuştu (8)Ama, Lübnan Ordusunun devreye girmesi karşısında,Molla Hasan Nasrallah geri çekilmek zorunda kaldı ve15bin BM ordusunun varlığı karşısında Lübnan ordusuna saldırmaya cesaret edemedi.
    Şimdiye kadar şeriatçı hareketler ve onları “sosyalistlik” adına destekleyenler, Amerikan saldırılarını bahane ederek,”Hıristiyan batı”nı, “İslam karşı savaşından” dem vurarak, medeniye le arası çatışmanın var olduğuna dair teze dört ele sarılmışlardı.G.W.Bush’un bir takım lafların kullanarak ”Hıristiyanlığın, İslam saldırısının” gerçek olduğunu kanıtlamaya çalışıp, “Müslüman halkları”, “Hıristiyan emperyalist batı”ya karşı savaş ve birleşmeye” çağlıyorlardı ve çağırmaya devam ediyorlar . Bu arada, AKP ve Tayyip Erdoğan da, “Medeniye le arası çatışmanın değil de,barışın temsilcileri” bozlarına bürünerek birim toplama peşinde koşuyor. Bunun içinde, provokasyon, üstüne provokasyon tertip etmekten çekinmiyorlar
    Oysa olaylar, Irak’ta,orta-doğuda,Lübnan’da, hata Pakistan da ortaya çıkan çatışmaların, Hıristiyanlar la,Müslümanlar arasında, değil,yüz yıllardan beri devam eden İslam’ın,mezhep farklılıkları temelinde cereyan eden iktidar mücadelesini çok üst boyutlara çıktığını gösteriyor.
    İslam’ın gerçeği
    İslam’ın gerçeği olan mezheplerin egemenlik mücadelesi, günümüzün koşullarında şiddetlenmesinin nedeni,Kapitalist-Emperyalizm ve bunların ”İslam ülkelerindeki” uzantılarının acımasız sömürüsüdür. Bu sömürü “İslam ülkelerin” ekonomik ve sosyal olarak geri kalmasına,kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinin güçlü bir tarzda varlıklarını sürdürmesine neden oldu.
    Emperyalizm,sosyalizm’in ve demokrasinin “İslam Ülkelerin“de de gelişmesi karşısında, feodal üst yapı kurumları güçlendirdi, “komünizm’e karşı” şeriatın, panzehir olarak öne sürdü. Şeriatçı devletlerin korunmasına, yaşatılmasına özel önem verdi. Kapitalist gelişme sonucu “İslam ülkelerinde” de başlayan, uluslaşma, feodalizm’le birleşen emperyalizm de hedef alması, emperyalistlerin şeriatı, uluslaşmanın ve gerçek ulusal-bağımsızlığı karşısına dikmesine neden oldu..
    Oysa kapitalist gelişme sonucu,Türkiye de başlayan, giderek diğer “İslam ülkelerine” doğru yayılan Laik devlet biçimi,emperyalizm’e ve feodalizm’e karşı uluslaşma la birlikte egemen hale geliyordu. Bu gelişme mezhep çatışmaların çok geri plana atılması sağlıyordu.Emperyalistler bu gelişmenin önünü kestiler, laikliğe karşı, şeriatçı örgütleri desteklediler ve böylece günümüzde sahneye çıkan kanlı ve korkunç mezhep çatışmaların zemini hazırladılar.
    Ama Bugün,Sosyalist devletlerin tasfiye edilmesinden,Sovyetlerin dağılmasından sonra, Emperyalistlerin,ulusal hareketler le,doğal olarak laik devlet biçimleri le bir çatışması ve çelişkisi kalmamıştır. Aynen şeriat gibi,bugün ulusal hareketler de , laik devlet biçimleri de emperyalist sistemin bir parçası ve onun doğal uzantısı haline gelmişlertir.
    Bunun için emperyalist devletler,mezheplerin egemenlik mücadelesinin yarattığı ve kendi çıkarlarına ters düşen olumsuzluklar karşısında ulusallığı ve laikliği, şeriatın karşısında çıkarmaya çalışıyorlar.
    Şimdi,Arap milliyetçilik demek olan Baasçılıktan korkmamalarının nedeni budur. Türkiye de ki ulusalcılığın , emperyalist sisteme ve hegemonyasına tabi ve onun hizmetinde bir siyasi hareket haline gelmesi(Kemalist milliyetçilik dahil olmak üzere) emperyalizm le ulusalcılığın hiçbir çelişkisinin kalmadığın somut kanıtıdır. Bugün yeni tüm sömürge ülkelerdeki (Kürt ulusalcılığı dahil olmak üzer) ulusalcılığın(hangi kılıfa bürünürse bürünsün) karakteri budur. Ulusalcılığın, bu biçim almasın belirleyen, Sosyalist ülkelerin tasfiye olmasının yanı sıra, emperyalist mali sermayen tüm dünyada kendi uzantısı sermaye yi ve özelikle kapitalizm yaratması ve egemen ekonomik ve siyasi sistem haline getirmesidir.
    Bu gerçek görülmek istenmediği için, bir yandan,emperyalistlerin, mezhep çatışmaların kışkırttığı iddia ediliyor , diğer yanda,sözde kapitalizm’e karşı olunmadan emperyalizm’e karşı oluna bilineceği öne sürülüyor.Gerekçesi ise emperyalizm’e karşı olup ta kapitalizm’e karşı olmayan sınıfların var olduğu görüşleridir. Bu karşı olanlar dan,uluslar arası tekelci burjuvazini neo- liberal politikaları sonucu hızlı bir tarzda ,üretim araçlarında ve özel mülkiye ten arınan ve globalizm’e ve neo liberal ekonomik politikalar karşı mücadele eden küçük mülk sahipleri ve kır yoksuları, küçük üretici olduğu halde iş-gücünü satan işçi haline getirilen emekçi sınıflar kast edildiği zannedilmesin.”Kapitalizm’e karşı olunmadan, emperyalizm’e karşı oluna bilinir” görüşlerin sahiplerinin kast ettikleri sınıflar, “3.dünya devletleri” denilen ülkelerdeki,emekçi ve işçi sınıfların acımasızca baskı ve sömürü altına alan ve onlara hiçbir şekilde doğru dürüst ekonomik ve sosyal haklar dahi tanımayan egemen sınıflardır.
    İran’ın Mollaları, Türkiye’nin egemen sınıfları gibileri öne sürülerek, “anti-kapitalist olunmadan,anti-emperyalist oluna bilineceği” kanıtlanmak isteniyor!!. Bunun için,3 dünyacı görüşleri propagandalarının merkezine yerleştirdiklerin den dolayı, durmadan yorulmadan, Türkiye’nin egemen sınıflarına,ABD ve AB le ilişkileri kesme, komşuları 3.dünya devletleri le “anti-emperyalist cephe “ kurma çağrısı yapılıyor.
    Türkiye burjuvazisini “anti-emperyalist potansiyel taşıyan” sınıf olarak gördükleri için, işçi ve emekçilerin devrim amaçlayan mücadelesinin gelişmesi sonucu, bu sınıfların emperyalizm karşısın da zayıf düşecekleri göz önüne alınarak, sosyalizm için mücadeleye karşı çıkılıyor veTürkiye kapitalizm’ine zarar vermeyecek sosyal ve ekonomik hakların elde edilmesi le sınırlı bir politik mücadelenin yürütülmesine çapa harcanıp, sosyalizm’in geleceğin bir sorun olduğu intibası yaratılmak istenmekte.
    Bunun için,Türkiye kapitalizmin krize düştüğü, milyonlarca işçi kapı dışarı edildiği,işsizliği bir den bir çığ gibi büyüdüğü,iflasların bir birini kovaladığı, insanları düzene duyduğu öfke kızgınlık duyarak, ne yapacakların bilmediği bir dönemde “Aman Arjantin olamayalım” çağrısı yapılıyordu.(9)

    Sonucu olarak

    3 dünya görüşlerini ışığında,Irak ve orta doğu sorunun yaklaşarak, 3.dünya devletlerin ve egemen sınıfları nezlin de “anti-kapitalist olmaya,anti-emperyalist mücadelenin” olabileceği görüşleri le işçi sınıfını sosyalizm için mücadeleden alıkoymak,emperyalistler ve gericiler arası savaşı gerçek karakterinin göz ardı ederek,hareket etmek, gerici savaşın devrimci iç savaş dönüştürme mücadelesi için çapa harcamayı bir yana bırakmadan ama, henüz gerici savaşı devrimci iç savaş dönüşmesinin sübjektif koşulların oluşmadığını göz önünde bulundurarak , gericiler arası barışın, gericiler arası savaş tercih edilmesi gerektiği bir dönemde, şeriatçılar la birlikte savaş kışkırtıcılığı yapmak, Irak’ta, Lübnan’da,Filistin’de gerici savaş sonucu öldürülen, işçi emekçilerin suçuna ortak olmaktır.
    Türk-devleti,Türk milliyetçileri, Türkiye egemen sınıfları, Irak ve İran savaşından yararlandıkları gibi, orta-doğudaki savaştan, mezhep çatışmalarında çıkar sağlamanın peşin koşuyorlar. Bunun için tüm basın ve yayın organları la orta-doğuda savaş kışkırtıcısı bir propagandaya ağırlık veriyorlar. Orta-doğuda çatışan yerli halklar arasın kin ve intikam duyguların geliştirmek için yoğun propaganda yürütüyorlar.
    El Cezire, El Arabiya gibi, Sünni mezhebinin egemenliği için propaganda yapan TV’ların görüşleri le Türkiye halkı aldatılmak isteniyor. Bunlar,teşhir edilmesi gerekir iken “sosyalistlik” adına aynı görüşleri yaymak,Irak’ta,orta-doğuda öldürülen masum emekçilerin katliamlarına göz yumak anlamına gelir.
    Bugün, Irak’ta mezheplerin egemenliği mücadelesi için, yalnızca, Sünni veya Şii mezhebine mensup olmaların dan dolayı, günde 30,40 insan ölüyor. Amerikan emperyalistleri şimdiye kadar ki , Irak’ta 3000 paralı askeri kayıp vermiş.Ama işgal itibaren 400 bin ,500 bin Irak’lı mezhep çatışmalarının kurbanı oldu ve giderek bu kurbanları sayısı durmadan artıyor.
    Bunun için kim olursa olsun, ne kadar katıkta bulunursa bulunsun, Orta-doğu da, Irak’ta emperyalist ,gerici barışı, gerici savaşa tercih eden bir siyaset izlemek gerekir.
    Türkiye de Kürt sorunun barışçıl çözümü de, Bir yanı la Orta-doğuda, Irak’ta barışın sağlamasına bağlıdır. Türkiye de, Kürt ulusal sorunun savaşla çözmek isteyenler, Türkiye de savaşı kışkırtan milliyetçiler,Emperyalist egemenliğe tabi bir tarzda, orta doğuda yeni mevziler kazanmanın peşinde olanlardır. Bunlar Türkiye halkın yeni maceralarının peşinde sürüklemek istiyorlar. Bunun için Enver Paşaya sahip çıkılıyor, Osmanlı egemenliğine övgü düzülüyor.
    Bugün,Türkiye de, Kürt sorunun için istenen barışçıl çözümü,tabi ki Kürt ulusal sorununun gerici çözümüne tekabül ediyor. Bu şekildeki çözüm isteyen,AB’nin ve ABD’nin olduğu biliniyor;.ama bu barışçıl çözüm, Kürt ulusal sorunundan dolayı ortaya çıkan savaşın devam etmesine, Kürt ulusal hareketin silah zoru la ezmeğe çalışan Kemalist Türk milliyetçiliğinin savaş taraftarlığına, kesin olarak tercih edilmelidir ve ediliyor.
    Türkiye’deki Kürt sorununun barışçıl çözümümü istedikleri hale, orta-doğuda ve Irak’ta ayni politikayı izlememeyi anlamak! oldukça güç olsa gerek.
    Bugün Orta-doğuda,Irak’ta Afganistan da Türkiye de gerici barışın sağlanması, dinler,mezhepler,uluslar temelinde bölünen, emekçileri ,sömürülenleri.işçileri,burjuvaziye,emperyalist- kapitalist sömürüye karşı birlikte mücadele etmelerini koşulların oluşturacak. İşçiler ve emekçiler kendilerin sömüren, ezen baskı altına alan egemenleri çıkarı doğrultusunda mezhep,din,ulusal temelinde bölünüp ortak düşmanlarına karşı birlikte savaşmaların önü kesilmeğe çalışıyor, Bir mezhepten, bir dinde ,bir ulustan zengini fakir bir araya gelerek ,karşı taraf da ki sınıf kardeşleri le savaşıyorlar,kendi ezilmişliklerin,sömürülmelerin devamını sağlıyorlar.Bugün Irak’ta Sünnilere karşı savaşan Irak’ı yoksul Şiileri Saddam döneminden dahi daha kötü bir yaşam koşulları la karşı karşıya oldukları inkar edilemiyor. Ulus ve Mezhep çatışmaların bulunduğu ülkelerdeki emekçiler de Iraktakiler le aynı yoksulluğu baylaşıyorlar. Orta-doğu ve Irak savaşı,Amerikan tekelci burjuvaları daha da zenginleştiril iken, işçileri daha da yoksullaşmasına yol açtığı kabul ediliyor.
    Türkiye,12 eylül faşizm’i , 27 sene sonra bile işçi ve emekçilerin üstündeki etkisini devam ettirmesinin nedeni, Kürt ulusal sorunundan çıkan savaşı önemli belirleyici bayın olduğun hiç kimse inkar edemez. Kürt ve Türk ulusal çatışması, Türk ve Kürt milliyetçiliğinin topluma egemen olmasına neden olmuştur. Türkiye’de hiç bir döneminde, sınıf mücadelesini ört bas eden milliyetçilik dalgasının bu kadar toplumu etkisi altına almamıştı.
    Bugün işçi sınıfının ve emekçileri baş düşmanı ,Kemalist başta olmak üzere her türden milliyetçiliktir. Kürt milliyetçiliği de Türkiyeli işçi ve emekçilerin baş düşmanı konumundadır.
    Türkiye de milliyetçiliğin,Orta-doğuda ,Irak’ta şeriatın etkinliğini yaratan emperyalistler le gericiler arasındaki savaştır. Gerici savaşa karşı olmak tüm emekçilerin,işçilerin, sosyalistlerin, ilericilerin demokrasiden ,barıştan, yana olanların baş görevi olmalıdır.
    Yavuz Yıldırım Türk.www.yyildirim.de.vu

    (1) Irak Baas partisi,14 Temmuz 1958 yıllında Askeri darbeyle Kral Faysal’ın İktidarına son veren general Al- Karim Kassem’ı, iktidar dan ,1963 yıllıda ( Arapları birleştirmeyi amacı la hareket eden) Baas partisi içindeki “Sosyalist grup” indirdi.Bu grubun önderliğini Al- Salam Aref le, kardeşi Al Rahman Aref yapıyorlardı. Bunları da, 1968 general Ahmet Hasan Al-Bakr iktidardan uzaklaştırdı. Kendiden önceki generaller gibi,Arap ulusalcılığın savuna Al-Bakr ,1972 Suriye Baas partisi le 15 yıl devam eden “kardeş parti” anlaşmasını imzaladı ve Irak komünist partisine,yasal faaliyet göstermesine imkan tanıdı.
    Baas partisi içinde asker kökenli olmayan Saddam,1979 da, Al-Bakr’dan devlet başkanlığını devralarak, Irak devlet başkanı oldu.. Saddam ,devlet başkanı olur olmaz, Baas partisi ve ordu içindeki solcu grupları tasfiye etti. Komünist partisinin yasallığına son verdi. Irak Baas partisi le, Suriye Baas partis arasıdaki “kardeş parti anlaşmasını” iptal etti. Irak Baas partisini “Arapların Ulusal birliğini sağlama” hedefinden uzaklaştırdı. Bırakın tüm Arapları birleştirmeği,Irak’lı Arapları dahi bölen, Sünni Arap aşiretlerine dayana bir egemenlik sistemi inşa etti. Irak Baas partisini, Sünnilerin partisi yaptı.
    Şeriatın, Arapları mezhep çatışmasına sürüklemesi karşısında, Irak’ta ve Arap ülkelerinde, ulusalcılığın tekrar gündeme gelmesini isteyenler, Saddam öncesi Baas hareketin kast ettiklerini özelikle vurguluyorlar.
    (2) İran ve Suriye ile ABD arasındaki ilişkilerin gelişmesinden, rahatsız duyanlardan birisi de Türk devletidir.Çünkü Türk devleti ,ABD le, İran ve Suriye arasıdaki gerginlikten en fazla yararlana ülke konumunda idi. ABD’nin İran’a ve Suriye ye yönelik baskısı karşısında, Bu ülkelerin dostu bozlarına bürünerek, ABD ile bu ülkeler arasında arabuluculuk görünümü altında bir sürü avantajlar elde ediyorlardı.
    Diğer yanda Türkiye’nin,(tüm yaygaralara rağmen), Orta-doğuda ve Irak’ta en küçük bir etkisinin olmadığı açığa çıktı. Baker raporu la, Irak’ta barış arayışında Türkiye’nin devre dışı kaldığının anlaşılması, Türk hükümeti “yeni atraksiyon”lara girişmek zorunda bıraktı.. Irak’lı Sünnilere sahip çıkıyor görünümü altında, onların Türkiye de toplantı yapmasını organize etmekten çekinmeyerek ,Türk devletinin,sözde Irak’ta ağırlığının olduğun kanıtlamak isteniliyor. Oysa, Irak’lı Sünniler, Saddam döneminde, Sünni körfez ülkeleri le ,Suudi-Arabistan ve Ürdün gibi Sünni devletler ile orta çıkan düşmanlıklarına, küskünlüklerine çoktan son vermişlerdir. Irak’ın Sünni aşiretleri, Bugün tamamen ,Suudi-Arabistan’ının, Ürdün’ün, Körfez ülkelerin koruması altındalar ve , Şiiler karşı iktidar mücadelesinde her türlü desteği almaktalar.Yani Osmanlı zülümünü etlerinde,kemikleri de his eden Arapların, Türkiye ye ihtiyaçları yok.
    (3) İsrail’in Baker raporuna itiraz etmesinin neden, raporun, İsrail’in, Filistin sorunun silah zoru la çözmek istenmesine karşı çıkılması, bu güne kadar orta-doğu da izlediği politikayı eleştirmesi ve de 1967 öncesi sınırlara geri çekilmesini istemesinden dolayı idi. Baker raporu la ABD desteğini kayıp edeceğin düşüne İsrail başbakanı Ehud Olmert hemen AB’den destek arama uğraşısına girişti. İsrail diş işler bakanı Tripi Livni,Chirac’dan desteği yerine zılgıt aldı; Çünkü İsrail, hale Lübnan’ın üstünde askeri Uçakların uçurarak saldırganlığına devam ediyordu.Chirac, İsrail’e ”Uçaklarınızı düşürürüz” tehditti bulunmakta çekinmedi. AB komisyondan da aynı tavırlar la karşılaşan ,İsrail başbakanın “imdat”ına Alman başbakanı Merkel yetişti ve İsrail’in izlediği politikayı desteklediğin açıklayarak,İsrail başbakanından “büyük devlet adamı!” payesini aldı.!
    (4) G.W.Bush,Kongreden,Irak’ta kitle imha silahlarının bulduğu ve Irak’ın El Kaide le ilişkisi olduğu gerekçesi le savaş kararını almıştı;ama bu gerekçelerinin tümünün yalan olduğunun açığa çıktı ve bundan dolayı, Amerikan halkın ve Kongreyi aldatmış başkan konumdadır.Bunun için, onu,kongre tarafından görevde alınabilmesinin hukuk koşulları mevcuttur.G.W.Bush başkanlıktan alınması ,aynı ekipten başkan yardımcısı Dick Cheney,devlet başkanı olması demektir.Bunun için,ilk önce başkan yardımcısı görevden alınmadan G.W.Bush için hukuk işlemler başlatılmıyor. Başkan yardımcısı görevden alındıktan sonra,G.W.Bush yerine Senato başkanın geçiyor. Senato başkanı ise, G.W. Bush politikasına şiddetli tarzda karşı çıkan Demokrat partili bir bayan.
    Demokratların elindeki G.W.Bush başkanlıktan indirme tehditti, Bush’u,Demokratların görüşleri doğrultusunda hareket etmeğe zorlayacak olan önemli araçlardan birisi durumdadır.
    (5) İran önderliğinden “Anti-emperyalist cephe” oluşturma sevdasına tutulanlar,İran’daki seçimler vesilesi le Mollaların arasında su yüzüne çıkan politik ayrılıklardan hiç bahsetmemeği tercih ettiler. Bunların yerine “ orta-doğudaki liderleri!” M.Ahmedinecad, “İran’ın bölüyorlar” açıklamasını yapıyordu.
    M.Ahmedinecad,Rafsandschani karşı, devlet başkanlığı seçimini kazanmasının en önemli nedeni,İran’da “yoksullukla mücadele “edeceğini söylemesi ve çeşitli vaatlerde bulunmasıydı. Bu konuda en küçük bir adım atmadığı, gibi neo-liberal ekonomik politikaya devam etti ve hak arayanlara karşı daha acımasız bir baskı uyguladı.İran emekçilerini “dış düşmanlar” propagandası la uyutma yolunun seçti.
    (6) Burada kısaca deyindiğim “Baku konferansı” ne olduğunun detaylandırılması gereklidir.Bilindiği gibi, Bolşeviklerin önderliğinden Rusya da, proletarya Diktatöryası kurulduktan sonra, Çarlığın sömürgesi ülkelerin hemen, hemen tümünde (Özellikle İngiliz emperyalizm’in teşvik ile) o ülkelerin feodal-burjuvalar önderliklerinin altında, ard, arda sözde ”bağımsız devletler” kuruldu.
    Bu gelişmeleri önlemek ve referandum yollu la, bağımsız devletler kurulup, kurulamayacağına karar vermek ve İngiliz emperyalizm’inin bölgede etkinlik kurmasın engellemek amacı la Baku konferansı toplanmıştı. Bolşevikler,Rusya da iç savaştan zaferle çıktıktan sonra bu, emperyalizm hegemonyası altındaki sözde “Bağımsız devletlere” son verip hepsini Sovyetler birliğinin çatısı altında topladılar.
    (7) Bu emperyalistler ve Burjuva devletleri gerçekten çok “değişmişler”! kendilerinin tasfiyesi için, her türlü kolaylığı gösteriyorlar.!! demek ki artık “barışçıl yolla sosyalizme geçmeni” de yolları açılıyor. Bunun için TKP ile birlikte “yeni Baku Konferansı!“na katılmaktan geri durulmamış.!!
    (8) Tüm bunlardan bahsetmemin nedeni,Türkiye basın yayın organlarında, Lübnan’ın tekrar iç savaşın içine girmesine neden olacak olayları bilinçli bir tarzda haber konusu yapılmamasıdır. Çünkü orta-doğudaki gerginlikten,gerici savaştan, Türkiye devletini çıkarı var .”devletin çıkarın koruma” adına Lübnan’ın tekrar iç savaşı bataklığına düşmesi karşısında duyarsız kalıyorlar.
    (9) Şefik Hüsnü de, bu bakış açısı la Mustafa Kemal iktidarına ve Türkiye kapitalizm’ine karşı sözü ona siyasi iktidar mücadelesi yürütüyordu. Şefik Hüsnü’nün Kemalizm konusundaki görüşlerine dört ele sarılanların, ,1980 öncesi,ve kongre le kabul edilen görüşler ret etmelerini yadırgamak gerekir. O zamanda tespit ettiğimiz gibi,Türkiye’nin ilk 3 dünyacısı Şefik Hüsnü idi. He,”tencere yuvarlanır kapağını bulur.”

Altyapı: Toplumsal Network
Yazılar RSS Yorumlar RSS Giriş