Yüzbinler ellerinde “Hepimiz Ermeniyiz”, “Hepimiz Hrant Dink’iz” dövizleriyle Hrant’ı, saygıyla uğurladı. Anlamı ne? Türkiye’de ilk kez Anadolu halklarının kardeşliğini perçinleyen, öngörülmemiş, kendiliğinden oluşan bir yığınsal eylem. Bunun ülkemizin geleceği üzerinde derin etkileri olacaktır. 22 Ocak 2007 öncesi Türkiye ile bu tarihten sonrasının Türkiyesi aynı Türkiye değildir artık. Bu tarihimizdeki en övgüye değer manevi dayanaklarımıza dönüştür. Hrant’la en son Pera Palas Oteli’nde benim de içinde bulunduğum bazı aydınların “Silahlar Sussun” çağrısı sırasında karşılaşmıştım. “Şu Ermeni meselesini başbaşa verip bir konuşalım” diye anlaşmıştık. Onun kendi ulusal kimliğine sahip çıkan ama aynı zamanda enternasyonalist ve yurtsever tavrını onaylıyordum ve bizlerin baş muhataplarımızdan biri olması gerektiğini düşünüyordum.

Yüzbinlerce insan Hrant Dink’i saygıyla uğurladı. Herkes“Hepimiz Ermeniyiz”, “Hepimiz Hrant Dink’iz” dövizleri taşıyordu ellerinde. Anlamı ne? Türkiye’de ilk kez Anadolu halklarının kardeşliğini perçinleyen, öngörülmemiş, kendiliğinden oluşan bir yığınsal eylem. Bunun ülkemizin geleceği üzerinde derin etkileri olacaktır. 22 Ocak 2007 öncesi Türkiye ile bu tarihten sonrasının Türkiyesi aynı Türkiye değildir artık. Bu tarihimizdeki en övgüye dönük manevi dayanaklarımıza dönüştür. Dün en iğrenç faşist saldırılara “Türkiye seninle gurur duyuyor” desteği veriliyordu. Bu sefer bu pek mümkün olmadı.

Hrant’la en son Pera Palas Oteli’nde benim de içinde bulunduğum bazı aydınların“Silahlar Sussun” çağrısı sırasında karşılaşmıştım. “Şu Ermeni meselesini başbaşa verip bir konuşalım” diye anlaşmıştık. Ben hemen ardından Fransa‘ya gittiğimden bu iş dönüşümüze kalmıştı. Onun kendi ulusal kimliğine sahip çıkan ama aynı zamanda enternasyonalist ve yurtsever tavrını onaylıyordum ve bizlerin baş muhataplarımızdan biri olması gerektiğini düşünüyordum.

Avrupa ülkeleri dinsel fanatizm içinde kıvranırken, engizisyon vicdan özgürlüğünü yok ederken, Osmanlı İmparatorluğu’nda Hristiyan ve Yahudi halklar vicdan özgürlüğüne sahipti. Herkes kutsal bildiği kendi inancının gereklerini yerine getirmekte serbestti.

Hrant Dink’e sahip çıkmak Taşnak Partisi’nin ya da Ermeni Diaspora’sının şöven milliyetçiliğine sahip çıkmak değildir. Hrant o yüzden bu iki çevreyle de bozuşmuştur. Ermeni kimliğine elbette ki sahip çıkıyordu, bu onun kimliğiydi; ama Türkiye Cumhuriyeti’ni bir tarihsel gerçeklik sayıyordu. Kendisini bu ülkenin vatandaşı olarak kabul ediyordu. Bu ülkenin bir vatandaşı olarak dinsel ve etnik kökeninden ötürü vatandaşlık haklarından dışlanmamak istiyordu o kadar.

Diaspora Ermenileri, sırtlarını Batı’nın emperyalist güçlerine dayayıp Türkiye’ye veryansın ederken, o doğru bildiği yoldan ayrılmadı. İleri sürdüğü hiçbir istem Türk kökenli bir yurtseverin kabul edemeyeceği bir istem değildir.

Ulusal azınlıkların kurdukları siyasi partiler Osmanlı İmparatorluğu’nu yok etme kararında olan büyük devletlerle fiilen ittifak durumundaydılar. Bunu hesaba katmayan bir tahlil eksiktir. Birinci Dünya Savaşı’nda katanalar tepişti olan taylara oldu. Çarlık Rusyası orduları Trabzon, Erzurum ve Van’ı işgal edip Anadolu’ya girdikleri zaman Rumlar ve Ermeniler Çarlık askerlerini kurtarıcı gibi karşıladılar. Oysa o tarihte Rusya İmparatorluğu’nun öteki adı “Halklar Hapishanesi” idi. Beri yandan müttefiki Berlin’in akıl hocalığı ve onayı olmadan İttihat ve Terakki Hükümeti bu önemde bir karar alamazdı. Bütün bu ayrıntılara değinmeden yapılacak tahlil besbelli eksiktir.

Ben Taşnak Partisi ve Ermeni diasporasının tezgahından çıkma “genoside” sözcüğünün kullanılmaması gerektiği görüşündeyim. Yunanca ve Latince iki sözcüğün birleşmesinden oluşan kelime bir ırkın yok edilmesi anlamına gelir. İttihat ve Terakki hükümeti bile, uygulama ne olursa olsun böyle bir karar almamıştır.

Ama tıpkı bugün Hrant’ın başına geldiği gibi mahkemelerin cezaları, yıllardır süren gazete başlıkları, bürokrat ve istihbaratçıların Hrant’a tehdidvari susma tavsiyeleri de direkt olarak cinayeti planlamak olmasa bile, bu cinayetin ortamının hazırlanmasıdır. İster düşünülsün, ister farkında olunmasın, tüm bu yetkililer suçu Ogün Samast ile paylaşmak durumundadırlar. İster kendi başına hareket eden sokak çetesi tarafından (ki buna kargalar bile güler) işlensin, isterse BOP yolunda tıpkı Şiilerle Sünnilerin birbirine düşürülmesi gibi Türklerle Ermeniler arasına aşılmaz uçurumlar kazmayı planlayan Batılı işgalci istihbarat örgütlerinin işi olsun. Ortamı hazırlayanlar, devletin içinde veya onun paralelinde her fırsatta Ermeni’ye küfreden medyanın, her suçu onların üzerine atan şöven milliyetçiliğin eseridir.

Gerçek yurtseverlik bütün bunları reddeder. Eğer cinayette yabancı parmağı varsa da bugünkü anlamıyla şöven milliyet politikasının, özü gereği, emperyalizmin işbirlikçisi konumuna düştüğünü göstermektedir. BOP’un planı bu bölgede halkları birbirine düşürmektir. Buna hizmet edecek en basit fanatizm -ki bu sol saflarda bile bulunabilir- BOP’un yani emperyalizmin işbirlikçisi konumuna düşmek anlamına gelir.

Tehcire tabi tutulan Ermenilerin çoğunun soğuktan, salgın hastalıklardan ya da açlıktan öldüğünü, bir kısmının da katledildiğini biliyoruz. Ölenlerin sayısı şu olmuş bu olmuş, köy ya da kasabasındaki sıcak evinden alınarak kış günü dağ başına sürülen insan bu yüzden ölürse bu da cinayettir. Böyle bir durumda, çoluk çocuk savunmasız insanların başına neler geleceğini düşünmeyen ve önlemini almayan herhangi bir yönetim suçludur. Tek insanın ölümüne neden olmak bile bağışlanamaz. Zaten o insanların çok büyük çoğunluğu, hele çocuklar her anlamda masum idiler. Onun için biz “Tehcir Türk tarihimizin kara sayfasıdır” diyoruz. Ama tarihleri kara sayfalarla dolu emperyalist devletlere bel bağlayıp müslüman halkı “kana susamışlıkla” itham edenlere karşı çıkıyoruz.

Ermeni sorununun demokratik çözümünde iki taraf vardır: Şövenizme karşı demokrasiden taraf Türkler ve Hrant Dink gibi Ermeniler. Sorun karşılıklı iyi niyetli diyalogla çözülebilir, çözülmelidir. Hrant Dink’in yüzbinleri katıldığı cenaze törenini bu sorunun demokratik çözümü doğrultusunda bir ileri adım sayıyoruz.

1936-37 ders yılında Türkiye’den yeni gelmiş ve Amerika’da Iowa Üniversitesi’ne kaydını yaptırmış genç bir öğrenci idim. Geride bıraktığı insanların ve Edirne’nin arnavut kaldırımlarının hasretini çeken yirmi yaşında bir Türk genci. Iowa’da Unitarian Kilisesi vardı. Ötekilere pek benzemeyen ilginç bir kiliseydi bu. İspanya İç Savaşı’nda Cumhuriyetçiler saflarında savaşmış olan Amerikalı gençler gelip konferans verirlerdi bu kilisede. Papazını tanıyordum.

Birgün Papaz bana bir öneride bulundu: Bir İspanyol, bir Çinli öğrenci, bir de ben, her hafta, Iowa eyaleti kasabalarının Rotary Klübü’nün öğle yemeğine gidecek ve yirmişer dakika memleketlerimiz hakkında konuşacaktık. İspanya’da İç Savaş vardı, Çin Japon emperyalizminin saldırısına uğramıştı, Türkiye’de savaş mavaş yoktu. Çinli Çan Kay Şek’in generallerinden birinin oğluydu. Konuşmasını önceden hazırladığı yazılı metinden okuyordu, telafuzu bozuktu. İspanyol, iç savaştan kaçmış ABD’ye sığınmıştı, onun telafuzu daha iyiydi. Dinleyiciler pek izleyemiyorlardı. Konuşması daha çok ABD demokrasisine övgüden oluşuyordu. Ben ise sıla hasreti çeken biri olarak Amerikan demokrasisini takdir edecek durumda değildim pek.

En son ben konuşurdum. Ardından sorular gelirdi. Örneğin “Şehirlerimizi nasıl buluyorsun?” gibi bir soruya “Sokaklarınız temiz ve bakımlı, ancak her köşebaşında bir kilise görmesem daha iyi olacak” gibi yanıt veriyordum ve ertesi gün çıkan yerel gazete benim yanıtımı başlık yapabiliyordu. Konuşmamdan geniş alıntılar veriliyordu.

Ermeni tehciri üzerine de sorular soruluyordu. Şöyle diyordum: “Türkiye’de ve Amerika’da milyonlarca Ermeni yaşıyor, “genodise” sözcüğü uygun düşmüyor. Ama gene de Ermeni tehciri tarihimizin kara bir sayfasıdır. Her ulusun tarihinde böyle kara sayfalar ne yazık ki var. Avrupalı beyaz adam Amerika kıtasına ayak bastığında bu topraklarda 15 milyon Kızılderili’nin yaşadığı söyleniyor. Nerede bunlar? Afrika’da Kongo’nun sömürgeleştirilmesinde Belçikalı beyaz adamın öldürdüğü karaderililer birerli kolda sıraya dizildiklerinde, çevresi 40 bin kilometre olan Ekvator’u kuşatır da artar diye anlatırmış, ünlü Amerikalı yazar Mark Twain. Nerede bu insanlar? Eğer jenosit arıyorsa sömürgeci dünya kendi tarihine baksın.”

Yirmi yaşında bir gencin demokratik çözüm getirmeyen ama pek de tarihsel gerçeklere ters düşmeyen bu cevabını buraya almadan edemedim.

Eğer atların tepiştiğini ve bu arada olanın taylara olduğunu kabul etmiyorsak, o zaman şu soruyu cevaplandırmamız gerekmez mi: “Madem ki bu olanlar, iddia edildiği gibi Anadolu’nun Müslüman halklarının Ermeni ve Rum kanına susamışlığının dışa vuruşudur, bin senedir Ermeniler ve Rumlarla birlikte yaşayan bu halklar bu işi niçin güçlü olduları zaman yapmadılar da en zayıf oldukları zamana bıraktılar.