Kızıldere ne anlam taşır? Ne var Kızıldere‘de? Devrimci özveri var. Direniş ruhu var. Ülkeyi emperyalizmin uydusu durumuna düşüren, emekçiye düsman bir düzene karşı isyan var. Yoldaşlar arası dayanışma var. Yurtseverliğin doruğa yükselişi, halkın davası uğruna ölüme meydan okuyuşu var. Saflarda bölünmenin mahkum edilişi, birlik mesajı varKızıldere‘de. Ve biz “kalan sağlar” ve özellikle genç kuşaklar eğer bir yerlere varacaksakKızıldere‘nin devrimci geleneğimizin bir parçası olduğu bilinciyle onun direniş ruhunu canlı tutmalıyız.

Politik Çizgileri doğruydu

‘68 kuşağının gençlik liderleri yıllar süren bir mücadele sürecinden geçerek liderlik vasfını kazandılar. Gökten inmediler. O mücadelenin politik içeriğini ve genel niteliğini doğru değerlendirmek gerek. Politik çizginin en kısa tanımıyla sosyalizm hedefine yönelik bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi olduğunu söyleyebiliriz.

Mayakovski’nin şu dizelerini buraya almadan geçmeyelim:

Susun ey politikacılar!
Susun ey söz ustaları!
Bir sen konuş mavzer-yoldaş;
Sola! Sola! Sola!

Rusça’da “Sola” anlamına gelen “Vlevo!” sözcüğü arka arkaya telaffuz edildiğinde ateş edilen tüfeğin çıkardığı sesi andırır. Bu bakımdan başka dile çevrildiğinde bu dizeler şiiriyetinden çok şey kaybediyor. Ama biz dizelerin bu yanı üzerinde değil politik mesajı üzerinde duralım. Burada politikanın küçümsenmesi, “sözün” küçümsenmesi var. Söz hakkı yalnız mavzere veriliyor. Oysa söz olmadan, mavzeri elinde tutan insanı devrimci bilince ulaştıran söz olmadan devrim de olmaz. Söz mavzerden de güçlüdür, besbelli lafta kalmamak şartıyla.

27 Mayıs darbesini izleyen dönemde verilen mücadelenin genel niteliği anti-demokratik düzeni çevreleyen çitlerin göğüslene göğüslene gerilere itilmesi ve demokratik özgürlükler alanının genişletilmesi idi. Mücadele başarılı olmuştur!

Çitleri göğüsleye göğüsleye

Bilindiği gibi 1960′larda Türkiye toplumunda bir sola açılış oldu. Dış etkenlerin, dünya ölçüsünde devrim dalgasının yükselişinin elbette ki, bunda rolü var. Küba devrimi, Cezayir devrimi, Arap dünyasında, Afrika’da ve genel olarak Üçünü Dünya‘da anti-emperyalist şahlanış, eski sömürgeciliğin tarihe karışması, Vietnam halkının kahramanlık destanları yazarak emperyalist dünyanın en güçlü ordusunu yenilgiye uğratması bu döneme damgasını vuran tarihsel olaylardir. Ancak 1960′larda Türkiye toplumunun sola açılışını yalnızca dış etkenlerle açıklayamayız. Burada elbette ki, kırk yıllık sosyalist birikimin de rolü var.

1960′ların başında “sosyalizm” sözcüğü tabu idi. “Kürt” sözcüğü de öyle. 1960′ların son yıllarında Türkiye marksist literatürün en çok okunduğu ülke durumuna yükselmişti. Marks’ın, Engels’in, Lenin ve Stalin’in belli başlı yapıtları, Fransa gibi bir ülkede bile üç bin basılırken, Türkiye’de yirmi bin basılıyor ve kısa zamanda tükeniyordu. Kürt sorunu da artık legalitede tartışılır olmuştu.

İnisiyatif artık bizdeydi

Tarihsel inisiyatif bize geçmişti. Biz ilerliyorduk, onlar geriliyordu. Ve bu sonuçlar yasal eylemler ile elde ediliyordu. Kendi yasalarını ihlal eden, işi silahlı çatışmalara kasıtlı olarak vardıran, katillerini devrimcilerin üzerine saldırtan karşı taraf oldu. Evet, silahlı mücadele sola dayatıldı. Bu yolda düşünüp taşınılarak varılmış olan bir karar, bir tercih yoktur. Bu dayatmayı ister istemez kabul etmek zorundaydık. Bu meşru can savunmasıydı. Elbette ki, gelen fırtınayı daha hazırlıklı olarak karşılayabilirdik. Ama ordu onda, polis onda, MİT onda, mafya onun denetiminde. Kaçakçıdan sağlanan hafif silahlarla ve saflarda disiplini sağlayacak merkezi bir savunma örgütünün yokluğunda, perakende olarak can savunmasını gerçeklestirecek, devrimci onurumuzu koruyacaktık. İnisiyatifin karşı tarafa geçişi böyle oldu.

Parti girişimi

1960′lar Türkiye’sinde oldukça geniş legalite olanaklarının mücadele sonucu elde edilebildiği koşullarda leninist örgüt modeline uygun illegal siyasal örgütlenmenin şartlarının olmadığına işaret ettik. İllegal değil ama legal bir parti kurma momentini yaşadığımızı söyleyebiliriz. O moment, 1969 Haziran’ında ülkede esen havadan bürokratik kurumların dahi etkilendiği o günlerde Yargıtay’ın oybirliği ile aldığı Milli Demokratik Devrimi savunmanın yasalara aykırı olmadığı yolundakı kararın açıklanmasından hemen sonraydı, sol dalga yükseliş, militan sol tam birlik halindeyken. 1969 güzüne kadar hazırlık çalışmaları sona erdirilebilirdi. Bu vesileyle kitleleri meydanlarda toplayın “şimdiye kadar nasıl üstlerine yürüyerek bir yerlere vardıksa, parti konusunda da aynı yolu tutuyoruz”diye açıklamalarda bulunarak yığınların desteğini sağlayabilirdik.

Legal parti girişimimiz bir yıl gecikmeyle 1970′lerın ikinci yarısında oldu. Sol dalganın inişe geçtiği, ülke üzerinde kara bulutların birikmeye başladığı bir anda. Saflarımızda bölünme eğilimlerinin dışa vurması da o günlere rastlar. Hayale kapılıyor değildik. Eski Tüfekdenen sabıkalı marksist-leninistlerin de yönetiminde yer aldıkları bir legal partiyi bu rejim kaldırmazdı. Partiyi erken kapatacaklardı ve biz bu yolda verdiğimiz demokrasi mücadelesinin kitleler üzerinde olumlu etkilerini kazanım saymakla yetinecektik. Ama, herşeye karşın bu jest gerekliydi. Legal siyasi örgütlenmeden hala bir şeyler bekleyenlere, yeni mücadele yöntemleri önerdiğimizde “Günah bizden gitti” diyebilecek idik.

Parti kurma yolunda ilk adım, hareketin organı olan “Aydınlık Sosyalist Dergi”nin 1970 Ağustos’unda yayınlanan “Aydınlık Komitesi” imzalı “Parti için Dayanışma Komitesi’ne Davet”tir.

Bu davete uyuldu. Dayanışma Komitesi toplandı, bu yolda çalışmaları yönetecek yedi kişilik bir “İrtibat Komitesi” seçip görevlendirdi. İrtibat Komitesi’nde ben vardım, Mahir Çayan vardı, gençlik kesiminden Dev-Genç vardı. Sol yayınlar sorumlusu vardı. İşçi kesiminden de Memoğlu vardı. İrtibat Komitesi’nin bir görevi de parti taslağını hazırlamaktı.

İlk falso sesler

1970 yılı 29 ve 30 Ekim günleri “Proleter Devrimci Kurultayı” Ankara’da toplandı.“Kurultay” arifesinde hazırlayıcı komite içinde yer alan Dev-Genç’in Ankara kolunun temsilcilerinden falso sesler yükselmeye başladı. Bu, bize karşı muhalefetin ilk dışa vurusuydu. İlk defa böyle bir durumla karşılaşıyordum. Legal parti girişimine Dev-Genç bir bütün olarak arka çıkmalıydı. Yoksa daha başından önemli sorunlarla karşılaşırdık. Daha ileri gitmenin yanlış olacağı görüşüne varıyordum. Kurultay’a katılmayacaktım.

Kurultay günü sabah erken İstanbul Dev-Genç örgütünden arkadaşlar eve geldiler. Deniz ile Cihan Kurultay’a gelememişlerdi. O sıra kaçak durumdaydılar. Eksikliklerini hissedecektik. İstanbullular Kurultay’a katılmamı istiyorlardı. Galiba haklıydılar. Görüş birliğine vardık. Kurultay’a katılacaktım.

Kurultay’a katılmayan Mahir Çayan oldu. Gelmeyişi muhalif gruba büyük darbeydi. Kurultay’dan birkaç gün önce Mahir ile Ankara’nın Kuğulu Parkı’nda buluşmuştuk. Başbaşa görüşmemiz dostça, yoldaşça olmuştu. Başka konular arasında parti girişimini de konuşmuştuk. O da “Bu işte varım” diyordu. Ancak biraz tutuk, üzgün bir hali vardı. Bunu üzerimize çöken ağır havaya atfettim. Yoğunlaşan faşist saldırılar karşısında, gözle görülen darbe hazırlıkları karşısında üzülmeden edemezdi insan. Kurultay’a gelmemesini duraksamalar içinde olduğu şeklinde yorumluyorum.

Kurultay’ın ilk günü sabah toplantısında birbiri ardından söz alanlar Dev-Genç’in Ankara örgütünden kimselerdi. Özellikke Münir Aktolga, Yusuf Küpeli ve Dev-Genç başkanlığına yeni seçilmiş olan Ertuğrul Kürkçü. Kürkçü ilk ikisi ile aynı görüşte olmakla birlikte, meramını ölçülü bir dille ifade ediyordu. Kendisini pek tanımıyordum. İzlenimim olumluydu.

Ötekiler bastan kara gittiler. Bizim içinde belirleyici rol oynayacağımız bir örgütlenme girişimini baltalama kararında oldukları açık-seçik belliydi.

Gelen gelir ben dönmezem yolumdan

O sabah ben de söz istedim ve konuştum. Ilımlı davranmanın, durumu idare etmenin bir anlamı yoktu. Tavrım “Biz yolumuzda yürürüz, gelen gelir gelmeyen gelmez” tavrı oldu.

Kurultay’a hazırlık olarak bir parti program taslağı kaleme almıştım. Arkadaşların onayından geçmişti. İşçi-köylü ağırlıklı bir örgütü, sosyalizm hedefine yönelik bir bağımsızlık ve demokrasi çizgisini savunan bir programdı bu. Sol sekter lafazanların bizantizmi mahkum ediliyordu. Konuşmamda bu siyasi çizgiyi savundum.;Konuşmamda Kürt sorununa da değindim. Lenin’in “Ezen ulusun devrimcileri ajitasyon ve propagandalarında ezilen ulusun ayrılma hakkını, ezilen ulusun devrimcileri ise halkların birliğini vurgulamalıdırlar” sözleri o sıra bizim keskin sol lafazanlar tarafından “Bir Leninist, şartlar ne olursa olsun daima ezilen ulusun ayrılmasını (ayrılma hakkını değil ayrılmasını) savunmalıdır” şeklinde yorumlanıyordu.

Kürt halkı ile gönüllü birlik

Şartlar ayrılmayı gerektirse bile bunun özgürlük ve eşitlik temeli üzerinde birleşmek üzere ayrılmak olduğu görüşünü savunanlar enternasyonalist tutumdan ayrılmakla suçlanıyorlardı. Bazı konuşmacılar ulusal soruna böyle yanlış bir yaklaşım içinde olduklarını belli etmişlerdi. Bizim önerimizi benimseyen, Kurultay bildirisini, “Kurultay’a katılan proleter devrimciler adına” imzalayan sekiz kişi arasında muhalefet grubundanErtuğrul Kürkçü ile Ziya Yılmaz‘da vardı.

Toplantıya katılıp asıl amaçları parti girişimini engellemek olan ama sonunda esen havaya uymak zorunda kalan Dev-Genç‘in Ankara kolundan birkaç kişi dışında Kurultay‘da söz almış olan hemen hemen bütün isçi, köylü ve aydın konusmacılar Kurultay bildirisinde ifade edilen görüşlere katıldıklarını açık seçik beyan etmişlerdir.

Kurultay’ın son akşamında muhalefetin başını çekmekte olanlar bizim arkadaşlarla buluşuyorlar. Üzgündürler, uzlaşma havası içindedirler. Çok değil aradan bir ay kadar bir zaman geçtikten sonra dört imzalı “Aydınlık’a açık mektup”u imzaladılar. Üzgün halleri geçmişti.

Ülke üzerinde kara bulutlar birikmekteydi. Yoğunlaşan devlet terörü karşısında anında hareketin birlik ve bütünlüğünü kollayan mukabil taktikler geliştirememiş olmamız bölünmeyi daha da hızlandırdı. 12 Mart 1971′de karşımızdakiler baskını yaptığında faşizme karşı yığınsal direnişler yaratılamadı. Karşı koyuş ancak birkaç kahramanca çıkıştan ibaret kaldı. 1970 yılı sonlarında parti kurma girişimimizi bu gerçekler ışığında değerlendirmek gerekir.

Eğer yukarıda açıklandığı gibi biz legal partiyi zamanında, yani sol dalganın yükseliş momentinde kurup öteki alanlarda yaptığımız gibi legal örgüt kurma alanında da karşımızdakilerin üstüne üstüne yürüyerek bir demokrasi mücadelesi verseydik, saflarda bölünme olmazdı. Devrimi gerçekleştirirdik demek istemiyorum. Ama en azından 12 Mart’ı çok daha güçlü karşılardık.

Benimle bir mülakat yapmış olan Toplumsal Dayanışma dergisinden Kenan Kalyon arkadaşa da bu değerlendirmeyi yapmıştım. Aynı dergide çıkan Ertuğrul Kürkçüröportajında Kalyon benim dediklerimi tekrarlayarak Kürkçü’ye, “Bir açık parti bu yarışmayı engeller miydi?” diye soruyor.

Kürkçü’nün cevabı şöyle: “Şimdi geriye dönüp baktığımda, bir açık parti işine Mihri Belli ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı ikilisi girmiş olsalardı THKP-C’yi oluşturan irade çok büyük ölçüde sarsılırdı gibime geliyor. Engellerdi diyebilir miyim, emin değilim. Herkes tersini düşünür ama bizim önde gelen arkadaşlarımız içerisinde Mihri Belli’den en son ayrılan kimse Mahir Çayan oldu. Mihri Belli’nin bu bakımdan aktif bir inisiyatif alması halinde THKP-C belki olmazdı; bu süreci engelleyebilirdi. İsterse yasal olsun, çünkü THKP-C’yi kuran insanlar yasal olanla olmayanın birbirini şiddetle çelmediğini çok denemiş ve yapmış insanlardı. Mesela Dev-Genç’i yasal olmasına rağmen devrimci bir örgüt kılmışlardı. Bu nedenlerden ötürü yasal bir partinin yasal olmayan faaliyetin önüne bir engel olarak itileceğini düşünmezlerdi.”

Kalyon bu beyan üzerine Kürkçü’ye “Mihri Belli yine sizin tanıklığınıza başvurarak Mahir’in,’aslında Mihri Belli’den ayrılmakla iyi yapmadık’ dediğini” söylüyor.

Kürkçü söyleneni doğruluyor, şöyle diyor: “Zannediyorum sorgu sırasındaki ifadelere dayanıyor. Bunu reddedecek değilim. Kaçtıktan sonra Mahir’in böyle bir tespiti var. Ama ben Mahir’in doğru bir tespit yaptığını düşünmüyorum.” (Toplumsal Dayanışma, 7 Nisan 1993)

Mahir Çayan‘ın Ünye’ye, ölümle sonuçlanması pek mümkün olan bir eylemi koymaya giderken, arabada yanında oturan Ertuğrul Kürkçü‘ye “Biz en büyük hatayı Mihri Belli’den ayrılmakla yaptık” sözünün devrimciler arası dayanışmanın kutsal görev olduğu düşüncesinden kaynaklandığı açık.

Filistin devrimi ile bağın önemi

Ortadoğu’dan yeni dönmüştüm. İstanbul’da illegalitede idim. Memleket o haldeyken Filistin’de dostlar arasında daha fazla oyalanmak yanlış olurdu. Arkadaşlara “şu anda birinci devrimci görev firar eden arkadaşların yakalanmamasını sağlamaktır” dedim. Mahirlerin, Cihanların yalnızca ele geçmemeleri bile devlet terörü için büyük bir yenilgi demekti. Arkadaşlar bu yolda bazı çalışmalara giriştiler. Firarilerin Ankara’ya geçtiklerini öğrenmiştik. Kendileriyle temas aradık.

Esin kaynağımızdırlar;Denizlerin, Mahirlerin yılları kapsayan bir mücadele sürecinden geçerek gençlik liderleri payesine ulaştıklarına işaret ettik. Kızıldere, idam sehpasına giden yolu aydınlatmaya çalıştık. Denizlerin THKO adı altında eylemleri olsun, Kızıldere ya da Elrom eylemleri olsun, banka soygunları furyası olsun karşı-devrim güçlerinin üstünlük sağladığı ve sol dalganın inişe geçtiği zamana rastlar. Bu eylemler devrimci geleneğimizin şanlı dayanaklarıdır. Ama bunların, inisiyatifin bizde olduğu ve sınıf düşmanını gerilemeye zorladığımız önceki dönemin yığınsal devrimci eylemleriyle bağlantılarını göremez isek, 1971-1972 dönemi direnişini hakkıyla anlayamayız.

THKP-C’nin bir örgüt şekli alma sürecine girmesi 1971 başlarındadır. 12 Mart’tan önce burada asıl olumsuzluk bu kuruluş süreci içinde örgüt içi demokrasinin tam olarak işlememiş olması değil, liderliğe soyunmuş dar grubu oluşturan kişilerin devrimci kavrayış, ruh ve niyet bakımlarından birbirinden çok farklı kimseler olduklarının kısa zamanda ortaya çıkmasıdır. Öyle ki, o dönemin THKP-C eylemlerinde bir liderlik yok, işe soyunan bir tek lider var; o da Mahir Çayan.

Biz Kızıldere’yi anarken, Mahirlerin, Cihanların derin halk sevgisinden kaynaklanan devrimci özveri ve dayanışma örneği davranışlarını selamlıyor ve onların direniş ruhunu saflarımızda yaşatma kararlılığımızı vurguluyoruz. Ve bu duygular içinde Beranger’in şu dizeleriyle genç kuşaklara sesleniyoruz:

Yolun düşerse kıyıya bir gün
Ve maviliklerini enginin seyre dalarsan
Dalgalara göğüs germiş olanları hatırla
Selamla, yüreğin sevgi dolu
Çünkü onlar fırtınayla çarpıştılar
Eşit olmayan savaşta
Ve dipsizliğinde enginin yitip gitmeden
Sana liman gösterdiler uzakta.