<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mihri Belli &#187; Yazılar/Makaleler</title>
	<atom:link href="http://mihribelli.com/category/yazilarmakaleler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://mihribelli.com</link>
	<description>Gerçekten Demokratik, Tam Bağımsız Türkiye ve Sınırsız, Sınıfsız Bir Dünya Mücadelesine Adanmış Bir Ömür</description>
	<lastBuildDate>Wed, 17 Aug 2011 13:01:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.1</generator>
		<item>
		<title>Hrant&#8217;ın Saygıyla Uğurlanması Halkların Kardeşliğine Perçin, Manevi Dayanaklarımıza Dönüştür</title>
		<link>http://mihribelli.com/2007/02/11/hrantin-saygiyla-ugurlanmasi-halklarin-kardesligine-percin-manevi-dayanaklarimiza-donustur/</link>
		<comments>http://mihribelli.com/2007/02/11/hrantin-saygiyla-ugurlanmasi-halklarin-kardesligine-percin-manevi-dayanaklarimiza-donustur/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Feb 2007 12:45:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar/Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Halkların Kardeşliği]]></category>
		<category><![CDATA[Hepimiz Ermeniyiz]]></category>
		<category><![CDATA[Hrant Dink]]></category>
		<category><![CDATA[Tehcir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://mihri-belli.toplumsal.org/?p=21</guid>
		<description><![CDATA[
Yüzbinler ellerinde &#8220;Hepimiz Ermeniyiz&#8221;, &#8220;Hepimiz Hrant Dink&#8217;iz&#8221; dövizleriyle Hrant&#8217;ı, saygıyla uğurladı. Anlamı ne? Türkiye&#8217;de ilk kez Anadolu halklarının kardeşliğini perçinleyen, öngörülmemiş, kendiliğinden oluşan bir yığınsal eylem. Bunun ülkemizin geleceği üzerinde derin etkileri olacaktır. 22 Ocak 2007 öncesi Türkiye ile bu tarihten sonrasının Türkiyesi aynı Türkiye değildir artık. Bu tarihimizdeki en övgüye değer manevi dayanaklarımıza dönüştür. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://mihribelli.com/files/2007/02/hrant.jpg"><img class="size-full wp-image-120 alignnone" title="hrant" src="http://mihribelli.com/files/2007/02/hrant.jpg" alt="" width="505" height="384" /></a></p>
<p>Yüzbinler ellerinde <strong>&#8220;Hepimiz Ermeniyiz&#8221;, &#8220;Hepimiz Hrant Dink&#8217;iz&#8221;</strong> dövizleriyle Hrant&#8217;ı, saygıyla uğurladı. Anlamı ne? Türkiye&#8217;de ilk kez Anadolu halklarının kardeşliğini perçinleyen, öngörülmemiş, kendiliğinden oluşan bir yığınsal eylem. Bunun ülkemizin geleceği üzerinde derin etkileri olacaktır. 22 Ocak 2007 öncesi Türkiye ile bu tarihten sonrasının Türkiyesi aynı Türkiye değildir artık. Bu tarihimizdeki en övgüye değer manevi dayanaklarımıza dönüştür. Hrant&#8217;la en son Pera Palas Oteli&#8217;nde benim de içinde bulunduğum bazı aydınların <strong>&#8220;Silahlar Sussun&#8221;</strong> çağrısı sırasında karşılaşmıştım. <strong>&#8220;Şu Ermeni meselesini başbaşa verip bir konuşalım&#8221; </strong>diye anlaşmıştık. Onun kendi ulusal kimliğine sahip çıkan ama aynı zamanda enternasyonalist ve yurtsever tavrını onaylıyordum ve bizlerin baş muhataplarımızdan biri olması gerektiğini düşünüyordum.</p>
<p><span id="more-14"></span></p>
<p><img src="http://static.flickr.com/117/275563105_451ee36f36_m.jpg" alt="" hspace="15" width="135" height="202" align="left" /> Yüzbinlerce insan Hrant Dink&#8217;i saygıyla uğurladı. Herkes <strong>&#8220;Hepimiz Ermeniyiz&#8221;, &#8220;Hepimiz Hrant Dink&#8217;iz&#8221;</strong> dövizleri taşıyordu ellerinde. Anlamı ne? Türkiye&#8217;de ilk kez Anadolu halklarının kardeşliğini perçinleyen, öngörülmemiş, kendiliğinden oluşan bir yığınsal eylem. Bunun ülkemizin geleceği üzerinde derin etkileri olacaktır. 22 Ocak 2007 öncesi Türkiye ile bu tarihten sonrasının Türkiyesi aynı Türkiye değildir artık. Bu tarihimizdeki en övgüye dönük manevi dayanaklarımıza dönüştür. Dün en iğrenç faşist saldırılara &#8220;Türkiye seninle gurur duyuyor&#8221; desteği veriliyordu. Bu sefer bu pek mümkün olmadı.</p>
<p>Hrant&#8217;la en son Pera Palas Oteli&#8217;nde benim de içinde bulunduğum bazı aydınların <strong>&#8220;Silahlar Sussun&#8221;</strong> çağrısı sırasında karşılaşmıştım. <strong>&#8220;Şu Ermeni meselesini başbaşa verip bir konuşalım&#8221; </strong>diye anlaşmıştık.  Ben hemen ardından <strong>Fransa</strong>&#8216;ya gittiğimden bu iş dönüşümüze kalmıştı. Onun kendi ulusal kimliğine sahip çıkan ama aynı zamanda enternasyonalist ve yurtsever tavrını onaylıyordum ve bizlerin baş muhataplarımızdan biri olması gerektiğini düşünüyordum.</p>
<p>Avrupa ülkeleri dinsel fanatizm içinde kıvranırken, engizisyon vicdan özgürlüğünü yok ederken, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda Hristiyan ve Yahudi halklar vicdan özgürlüğüne sahipti. Herkes kutsal bildiği kendi inancının gereklerini yerine getirmekte serbestti.</p>
<p>Hrant Dink&#8217;e sahip çıkmak Taşnak Partisi&#8217;nin ya da Ermeni Diaspora&#8217;sının şöven milliyetçiliğine sahip çıkmak değildir. Hrant o yüzden bu iki çevreyle de bozuşmuştur. Ermeni kimliğine elbette ki sahip çıkıyordu, bu onun kimliğiydi; ama Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ni bir tarihsel gerçeklik sayıyordu. Kendisini bu ülkenin vatandaşı olarak kabul ediyordu. Bu ülkenin bir vatandaşı olarak dinsel ve etnik kökeninden ötürü vatandaşlık haklarından dışlanmamak istiyordu o kadar.</p>
<p>Diaspora Ermenileri, sırtlarını Batı&#8217;nın emperyalist güçlerine dayayıp Türkiye&#8217;ye veryansın ederken, o doğru bildiği yoldan ayrılmadı. İleri sürdüğü hiçbir istem Türk kökenli bir yurtseverin kabul edemeyeceği bir istem değildir.</p>
<p>Ulusal azınlıkların kurdukları siyasi partiler Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nu yok etme kararında olan büyük devletlerle fiilen ittifak durumundaydılar. Bunu hesaba katmayan bir tahlil eksiktir. Birinci Dünya Savaşı&#8217;nda katanalar tepişti olan taylara oldu. Çarlık Rusyası orduları Trabzon, Erzurum ve Van&#8217;ı işgal edip Anadolu&#8217;ya girdikleri zaman Rumlar ve Ermeniler Çarlık askerlerini kurtarıcı gibi karşıladılar. Oysa o tarihte Rusya İmparatorluğu&#8217;nun öteki adı &#8220;Halklar Hapishanesi&#8221; idi. Beri yandan müttefiki Berlin&#8217;in akıl hocalığı ve onayı olmadan İttihat ve Terakki Hükümeti bu önemde bir karar alamazdı. Bütün bu ayrıntılara değinmeden yapılacak tahlil besbelli eksiktir.</p>
<p>Ben Taşnak Partisi ve Ermeni diasporasının tezgahından çıkma &#8220;genoside&#8221; sözcüğünün kullanılmaması gerektiği görüşündeyim. Yunanca ve Latince iki sözcüğün birleşmesinden oluşan kelime bir ırkın yok edilmesi anlamına gelir. İttihat ve Terakki hükümeti bile, uygulama ne olursa olsun böyle bir karar almamıştır.</p>
<p>Ama tıpkı bugün Hrant&#8217;ın başına geldiği gibi mahkemelerin cezaları, yıllardır süren gazete başlıkları, bürokrat ve istihbaratçıların Hrant&#8217;a tehdidvari susma tavsiyeleri de direkt olarak cinayeti planlamak olmasa bile, bu cinayetin ortamının hazırlanmasıdır. İster düşünülsün, ister farkında olunmasın, tüm bu yetkililer suçu Ogün Samast ile paylaşmak durumundadırlar. İster kendi başına hareket eden sokak çetesi tarafından (ki buna kargalar bile güler) işlensin, isterse BOP yolunda tıpkı Şiilerle Sünnilerin birbirine düşürülmesi gibi Türklerle Ermeniler arasına aşılmaz uçurumlar kazmayı planlayan Batılı işgalci istihbarat örgütlerinin işi olsun. Ortamı hazırlayanlar, devletin içinde veya onun paralelinde her fırsatta Ermeni&#8217;ye küfreden medyanın, her suçu onların üzerine atan şöven milliyetçiliğin eseridir.</p>
<p>Gerçek yurtseverlik bütün bunları reddeder. Eğer cinayette yabancı parmağı varsa da bugünkü anlamıyla şöven milliyet politikasının, özü gereği, emperyalizmin işbirlikçisi konumuna düştüğünü göstermektedir. BOP&#8217;un planı bu bölgede halkları birbirine düşürmektir. Buna hizmet edecek en basit fanatizm -ki bu sol saflarda bile bulunabilir- BOP&#8217;un yani emperyalizmin işbirlikçisi konumuna düşmek anlamına gelir.</p>
<p>Tehcire tabi tutulan Ermenilerin çoğunun soğuktan, salgın hastalıklardan ya da açlıktan öldüğünü, bir kısmının da katledildiğini biliyoruz. Ölenlerin sayısı şu olmuş bu olmuş, köy ya da kasabasındaki sıcak evinden alınarak kış günü dağ başına sürülen insan bu yüzden ölürse bu da cinayettir. Böyle bir durumda, çoluk çocuk savunmasız insanların başına neler geleceğini düşünmeyen ve önlemini almayan herhangi bir yönetim suçludur. Tek insanın ölümüne neden olmak bile bağışlanamaz. Zaten o insanların çok büyük çoğunluğu, hele çocuklar her anlamda masum idiler. Onun için biz &#8220;Tehcir Türk tarihimizin kara sayfasıdır&#8221; diyoruz. Ama tarihleri kara sayfalarla dolu emperyalist devletlere bel bağlayıp müslüman halkı &#8220;kana susamışlıkla&#8221; itham edenlere karşı çıkıyoruz.</p>
<p>Ermeni sorununun demokratik çözümünde iki taraf vardır: Şövenizme karşı demokrasiden taraf Türkler ve Hrant Dink gibi Ermeniler. Sorun karşılıklı iyi niyetli diyalogla çözülebilir, çözülmelidir. Hrant Dink&#8217;in yüzbinleri katıldığı cenaze törenini bu sorunun demokratik çözümü doğrultusunda bir ileri adım sayıyoruz.</p>
<p>1936-37 ders yılında Türkiye&#8217;den yeni gelmiş ve Amerika&#8217;da Iowa Üniversitesi&#8217;ne kaydını yaptırmış genç bir öğrenci idim. Geride bıraktığı insanların ve Edirne&#8217;nin arnavut kaldırımlarının hasretini çeken yirmi yaşında bir Türk genci. Iowa&#8217;da Unitarian Kilisesi vardı. Ötekilere pek benzemeyen ilginç bir kiliseydi bu. İspanya İç Savaşı&#8217;nda Cumhuriyetçiler saflarında savaşmış olan Amerikalı gençler gelip konferans verirlerdi bu kilisede. Papazını tanıyordum.</p>
<p>Birgün Papaz bana bir öneride bulundu: Bir İspanyol, bir Çinli öğrenci, bir de ben, her hafta, Iowa eyaleti kasabalarının Rotary Klübü&#8217;nün öğle yemeğine gidecek ve yirmişer dakika memleketlerimiz hakkında konuşacaktık. İspanya&#8217;da İç Savaş vardı, Çin Japon emperyalizminin saldırısına uğramıştı, Türkiye&#8217;de savaş mavaş yoktu. Çinli Çan Kay Şek&#8217;in generallerinden birinin oğluydu. Konuşmasını önceden hazırladığı yazılı metinden okuyordu, telafuzu bozuktu. İspanyol, iç savaştan kaçmış ABD&#8217;ye sığınmıştı, onun telafuzu daha iyiydi. Dinleyiciler pek izleyemiyorlardı. Konuşması daha çok ABD demokrasisine övgüden oluşuyordu. Ben ise sıla hasreti çeken biri olarak Amerikan demokrasisini takdir edecek durumda değildim pek.</p>
<p>En son ben konuşurdum. Ardından sorular gelirdi. Örneğin &#8220;Şehirlerimizi nasıl buluyorsun?&#8221; gibi bir soruya &#8220;Sokaklarınız temiz ve bakımlı, ancak her köşebaşında bir kilise görmesem daha iyi olacak&#8221; gibi yanıt veriyordum ve ertesi gün çıkan yerel gazete benim yanıtımı başlık yapabiliyordu. Konuşmamdan geniş alıntılar veriliyordu.</p>
<p>Ermeni tehciri üzerine de sorular soruluyordu. Şöyle diyordum: &#8220;Türkiye&#8217;de ve Amerika&#8217;da milyonlarca Ermeni yaşıyor, &#8220;genodise&#8221; sözcüğü uygun düşmüyor. Ama gene de Ermeni tehciri tarihimizin kara bir sayfasıdır. Her ulusun tarihinde böyle kara sayfalar ne yazık ki var. Avrupalı beyaz adam Amerika kıtasına ayak bastığında bu topraklarda 15 milyon Kızılderili&#8217;nin yaşadığı söyleniyor. Nerede bunlar? Afrika&#8217;da Kongo&#8217;nun sömürgeleştirilmesinde Belçikalı beyaz adamın öldürdüğü karaderililer birerli kolda sıraya dizildiklerinde, çevresi 40 bin kilometre olan Ekvator&#8217;u kuşatır da artar diye anlatırmış, ünlü Amerikalı yazar Mark Twain. Nerede bu insanlar? Eğer jenosit arıyorsa sömürgeci dünya kendi tarihine baksın.&#8221;</p>
<p>Yirmi yaşında bir gencin demokratik çözüm getirmeyen ama pek de tarihsel gerçeklere ters düşmeyen bu cevabını buraya almadan edemedim.</p>
<p>Eğer atların tepiştiğini ve bu arada olanın taylara olduğunu kabul etmiyorsak, o zaman şu soruyu cevaplandırmamız gerekmez mi: &#8220;Madem ki bu olanlar, iddia edildiği gibi Anadolu&#8217;nun Müslüman halklarının Ermeni ve Rum kanına susamışlığının dışa vuruşudur, bin senedir Ermeniler ve Rumlarla birlikte yaşayan bu halklar bu işi niçin güçlü olduları zaman yapmadılar da en zayıf oldukları zamana bıraktılar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://mihribelli.com/2007/02/11/hrantin-saygiyla-ugurlanmasi-halklarin-kardesligine-percin-manevi-dayanaklarimiza-donustur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Halkların Ortadoğu Projesi</title>
		<link>http://mihribelli.com/2006/10/20/halklarin-ortadogu-projesi/</link>
		<comments>http://mihribelli.com/2006/10/20/halklarin-ortadogu-projesi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Oct 2006 21:18:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar/Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[HOP]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://mihribelli.wordpress.com/2006/10/20/halklarin-ortadogu-projesi/</guid>
		<description><![CDATA[
Televizyonu açıyorsun. Panel var. Konu Büyük Ortadoğu Projesi. Kısacası BOP tartışılıyor. Yaşını başını almış diplomat eskileri Amerikan tezgahı BOP’un uygulamaya konduğunda Türkiye’ye düşecek rolü tartışıyorlar. Bizim Dışişleri&#8217;nde yıllarca hizmet etmiş bu emekli baylar öyle şeyler söylüyorlar ki sanırsın Bush yönetiminin bir sözcüsü konuşuyor. Paneli yöneten diplomatik kariyerden değil. Esasta onun da ötekilerle bir görüş ayrılığı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone size-full wp-image-29" src="http://mihribelli.com/files/2008/08/hop.jpg" alt="" width="457" height="210" /></p>
<p>Televizyonu açıyorsun. Panel var. Konu <strong>Büyük Ortadoğu Projesi</strong>. Kısacası BOP tartışılıyor. Yaşını başını almış diplomat eskileri Amerikan tezgahı BOP’un uygulamaya konduğunda Türkiye’ye düşecek rolü tartışıyorlar. Bizim Dışişleri&#8217;nde yıllarca hizmet etmiş bu emekli baylar öyle şeyler söylüyorlar ki sanırsın Bush yönetiminin bir sözcüsü konuşuyor. Paneli yöneten diplomatik kariyerden değil. Esasta onun da ötekilerle bir görüş ayrılığı yok. Derin (!) dış politika tahlilleri diye sunduklarının ABD emperyalizminin dayatmalarını sineye çekmekten öte bir anlamı yok. Halkların direnişinin lafı bile edilmiyor.<span id="more-13"></span></p>
<p>Gazeteyi eline alıyorsun birçok yazı BOP üzerine. Nedir bu BOP dedikleri? Sovyetlerin dağılmasıyla ABD tek süper güç olarak kalınca Amerikan stratejistleri tahlillerinde daha bir cüretkar kesildiler. Brzezinsky bunlardan biri; <strong>“Avrasya’ya hükmeden dünyaya hükmeder”</strong> diyerek hedef gösterdi. İşte BOP o hedefe ulaşmak için tutulacak yolu aydınlatan projenin adı. Bu yolda ilk önce Afganistan işgal edildi. Ardından İrak’a saldırı oldu. Orta Asya ve Kafkaslardaki devletçiklerin Amerikan uydusu durumuna sokulmalarında ilerlemeler de caba.</p>
<p>Ve bu süreçte Türkiye’ye aktif rol biçiliyor, jandarmalık rolü. AKP hükümeti bu role dünden razı. Bürokrasinin etkili kesiminden de bir itiraz geleceğe benzemez.</p>
<p>Kuzey Irak’ta meydanı Amerikan tezgahı oluşumun aktörleri olan Barzani ve Talabani takımının önünde engelleri temizlemek üzere o bölgede konuşlanmış bir avuç PKK’lı gerillanın ülkenin güvenliği için en büyük tehlike olarak hedef gösterilmesi başka türlü yorumlanamaz.</p>
<p>Türkiye’nin; demokratikleşmesinin birinci şartı olan Kürt sorununun hakça çözümünde biricik muhatap olan; Abdullah Öcalan&#8217;a tecridin tam bu sıra şiddetlendirilmesi de öyle. Geriye Irak macerasına karşı olan Türkiye’nin barışsever kamuoyu kalıyor. Onu da etkisiz kılmanın bir yolu bulunur herhalde. Geçmişte örnekleri eksik değil. Evet, BOP üzerine propagandanın anlamı özetle bu.</p>
<p>Amerika’nın piyasaya sürdüğü BOP’dan bahsediyoruz. İyi ama Amerika dünyanın öbür ucunda. Bizim vatanımız Türkiye ise Orta-Doğu coğrafyasının tam göbeğinde. Amerika’nın BOP’u var. Bizim yani Türkiye yurtseverlerinin kendi vatanlarının bulunduğu bölgeye ilişkin politikada hedeflerini belirleyen, bu hedeflere yönelindiğinde izlenecek yolu aydınlatan bir projeleri yok. Besbelli bizim Projemiz bu bölgede; yaşayan halkların barış içinde olmalarını ve mutluluklarını amaçlayan <strong>Halkların Ortadoğu Projesi (HOP) </strong>olacaktır. ABD’nin dayattığının tam tersi.</p>
<p>Bizim bir Orta-Doğu projesinden yoksun oluşumuz önemli bir eksiklik değil mi? Bu eksikliği bir an önce gidermek bir Türkiye yurtseveliği görevi olduğu kadar bölge halklarının barış içinde mutlu yaşamını amaç bilen bir enternasyonalist görev de değil mi?</p>
<p>Sosyalistler en tutarlı yurtseverlerdir, hep derim ben. Sosyalist derken ben burada ülke ve dünya geçeklerinden habersiz sol gevezeleri kastetmiyorum. Evet sosyalistler en tutarlı yurtseverlerdir. Ama yurtseverlik onların tekelinde değil. Dindar ya da muhafazakar olarak nitelendirebileceğimiz siyasi görüşleri benimseyenler içinde de saygı duymamız gereken yurtseverler var. Yeter ki bu ülke insanlarının başı dik ve onurlu olarak yaşamasını savunsunlar. Yeter ki “ılımlı İslam” adı altında uyduluk politikası ile Müslümanlığı bağdaştırmaya kalkışlanların gerçek kimliğini görebilsinler.</p>
<p>Yeter ki uygarlık meşalesini beşyüz yıl elinde taşımış ilk müslümanların ilerici ruhunu yaşatabilsinler. Yeter ki hakiki müslümanlığın bu yoksullar ülkesinde binlerce polisi köşebaşlarına dikip kentin göbeğinde halka yasak bölgeler kurarak servetlere malolan şaşaalı nikah törenleri tertip edenlerinki değil, <strong>“bir lokma bir hırka”</strong> diyen ve halkın öncüsü olarak bundan fazlasını istemeyi kendisine yakıştırmayan <strong>Yunus Emre</strong> zihniyetini sürdürenlerin müslümanlığı olduğunu kavramış olsunlar.</p>
<p><strong>Sözüm, siyasi görüşü ne olursa olsun, laik dindar bütün Türkiye yurtseverlerinedir. Gelin omuz omuza verelim, bir diyalog başlatalım. Ve kendi Büyük Orta-Doğu Projemizin, Halkların; Ortadoğu Projesi üzerine bir konsensüse varalım. Anadolumuzu bir demokrasi kalesi olarak bütün bölge halkları için bir cazibe merkezi durumuna yükseltelim. Ve bütün engelleri aşarak o projeyi gerçekleştirelim. Yüce hedeflere yönelelim. Türkiye’ye layık olan budur. İMF’nin kredilerine tamah ederek Amerikan tezgahı BOP’un jandarmalığına soyunmak değil.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://mihribelli.com/2006/10/20/halklarin-ortadogu-projesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kızıldere&#8217;ye Varan Yol</title>
		<link>http://mihribelli.com/2006/09/20/kizildereye-varan-yol/</link>
		<comments>http://mihribelli.com/2006/09/20/kizildereye-varan-yol/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 20 Sep 2006 21:04:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar/Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Dev-Genç]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet Kıvılcımlı]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıldere Katliamı]]></category>
		<category><![CDATA[Mahir Çayan]]></category>
		<category><![CDATA[MDD]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://mihribelli.wordpress.com/2006/09/20/kizildereye-varan-yol/</guid>
		<description><![CDATA[
Kızıldere ne anlam taşır? Ne var Kızıldere&#8216;de? Devrimci özveri var. Direniş ruhu var. Ülkeyi emperyalizmin uydusu durumuna düşüren, emekçiye düsman bir düzene karşı isyan var. Yoldaşlar arası dayanışma var. Yurtseverliğin doruğa yükselişi, halkın davası uğruna ölüme meydan okuyuşu var. Saflarda bölünmenin mahkum edilişi, birlik mesajı var Kızıldere&#8216;de. Ve biz “kalan sağlar” ve özellikle genç kuşaklar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone size-full wp-image-32" src="http://mihribelli.com/files/2008/08/kizildere-mahir-cayan-mihri-belli.jpg" alt="" width="427" height="257" /></p>
<p><strong>Kızıldere</strong> ne anlam taşır? Ne var <strong>Kızıldere</strong>&#8216;de? Devrimci özveri var. Direniş ruhu var. Ülkeyi emperyalizmin uydusu durumuna düşüren, emekçiye düsman bir düzene karşı isyan var. Yoldaşlar arası dayanışma var. Yurtseverliğin doruğa yükselişi, halkın davası uğruna ölüme meydan okuyuşu var. Saflarda bölünmenin mahkum edilişi, birlik mesajı var <strong>Kızıldere</strong>&#8216;de. Ve biz <strong>“kalan sağlar”</strong> ve özellikle genç kuşaklar eğer bir yerlere varacaksak <strong>Kızıldere</strong>&#8216;nin devrimci geleneğimizin bir parçası olduğu bilinciyle onun direniş ruhunu canlı tutmalıyız.<span id="more-11"></span></p>
<p><strong>Politik Çizgileri doğruydu</strong></p>
<p>‘68 kuşağının gençlik liderleri yıllar süren bir mücadele sürecinden geçerek liderlik vasfını kazandılar. Gökten inmediler. O mücadelenin politik içeriğini ve genel niteliğini doğru değerlendirmek gerek. Politik çizginin en kısa tanımıyla sosyalizm hedefine yönelik bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Mayakovski&#8217;nin şu dizelerini buraya almadan geçmeyelim:</p>
<p><em>Susun ey politikacılar!<br />
Susun ey söz ustaları!<br />
Bir sen konuş mavzer-yoldaş;<br />
Sola! Sola! Sola!</em></p>
<p>Rusça&#8217;da “Sola” anlamına gelen <em><strong>“Vlevo!”</strong></em> sözcüğü arka arkaya telaffuz edildiğinde ateş edilen tüfeğin çıkardığı sesi andırır. Bu bakımdan başka dile çevrildiğinde bu dizeler şiiriyetinden çok şey kaybediyor. Ama biz dizelerin bu yanı üzerinde değil politik mesajı üzerinde duralım. Burada politikanın küçümsenmesi, <strong><em>“sözün”</em></strong> küçümsenmesi var. Söz hakkı yalnız mavzere veriliyor. Oysa söz olmadan, mavzeri elinde tutan insanı devrimci bilince ulaştıran söz olmadan devrim de olmaz. Söz mavzerden de güçlüdür, besbelli lafta kalmamak şartıyla.</p>
<p>27 Mayıs darbesini izleyen dönemde verilen mücadelenin genel niteliği anti-demokratik düzeni çevreleyen çitlerin göğüslene göğüslene gerilere itilmesi ve demokratik özgürlükler alanının genişletilmesi idi. Mücadele başarılı olmuştur!</p>
<p><strong> Çitleri göğüsleye göğüsleye</strong></p>
<p>Bilindiği gibi 1960&#8242;larda Türkiye toplumunda bir sola açılış oldu. Dış etkenlerin, dünya ölçüsünde devrim dalgasının yükselişinin elbette ki, bunda rolü var. Küba devrimi, Cezayir devrimi, Arap dünyasında, Afrika&#8217;da ve genel olarak <strong>Üçünü Dünya</strong>&#8216;da anti-emperyalist şahlanış, eski sömürgeciliğin tarihe karışması, Vietnam halkının kahramanlık destanları yazarak emperyalist dünyanın en güçlü ordusunu yenilgiye uğratması bu döneme damgasını vuran tarihsel olaylardir. Ancak 1960&#8242;larda Türkiye toplumunun sola açılışını yalnızca dış etkenlerle açıklayamayız. Burada elbette ki, kırk yıllık sosyalist birikimin de rolü var.</p>
<p>1960&#8242;ların başında <strong>“sosyalizm”</strong> sözcüğü tabu idi. <strong>“Kürt”</strong> sözcüğü de öyle. 1960&#8242;ların son yıllarında Türkiye marksist literatürün en çok okunduğu ülke durumuna yükselmişti. Marks&#8217;ın, Engels&#8217;in, Lenin ve Stalin&#8217;in belli başlı yapıtları, Fransa gibi bir ülkede bile üç bin basılırken, Türkiye&#8217;de yirmi bin basılıyor ve kısa zamanda tükeniyordu. Kürt sorunu da artık legalitede tartışılır olmuştu.<br />
<strong><br />
İnisiyatif artık bizdeydi</strong></p>
<p>Tarihsel inisiyatif bize geçmişti. Biz ilerliyorduk, onlar geriliyordu. Ve bu sonuçlar yasal eylemler ile elde ediliyordu. Kendi yasalarını ihlal eden, işi silahlı çatışmalara kasıtlı olarak vardıran, katillerini devrimcilerin üzerine saldırtan karşı taraf oldu. Evet, silahlı mücadele sola dayatıldı. Bu yolda düşünüp taşınılarak varılmış olan bir karar, bir tercih yoktur. Bu dayatmayı ister istemez kabul etmek zorundaydık. Bu meşru can savunmasıydı. Elbette ki, gelen fırtınayı daha hazırlıklı olarak karşılayabilirdik. Ama ordu onda, polis onda, MİT onda, mafya onun denetiminde. Kaçakçıdan sağlanan hafif silahlarla ve saflarda disiplini sağlayacak merkezi bir savunma örgütünün yokluğunda, perakende olarak can savunmasını gerçeklestirecek, devrimci onurumuzu koruyacaktık. İnisiyatifin karşı tarafa geçişi böyle oldu.</p>
<p><strong> Parti girişimi</strong></p>
<p>1960&#8242;lar Türkiye&#8217;sinde oldukça geniş legalite olanaklarının mücadele sonucu elde edilebildiği koşullarda leninist örgüt modeline uygun illegal siyasal örgütlenmenin şartlarının olmadığına işaret ettik. İllegal değil ama legal bir parti kurma momentini yaşadığımızı söyleyebiliriz. O moment, 1969 Haziran&#8217;ında ülkede esen havadan bürokratik kurumların dahi etkilendiği o günlerde Yargıtay&#8217;ın oybirliği ile aldığı Milli Demokratik Devrimi savunmanın yasalara aykırı olmadığı yolundakı kararın açıklanmasından hemen sonraydı, sol dalga yükseliş, militan sol tam birlik halindeyken. 1969 güzüne kadar hazırlık çalışmaları sona erdirilebilirdi. Bu vesileyle kitleleri meydanlarda toplayın <em><strong>“şimdiye kadar nasıl üstlerine yürüyerek bir yerlere vardıksa, parti konusunda da aynı yolu tutuyoruz”</strong></em> diye açıklamalarda bulunarak yığınların desteğini sağlayabilirdik.</p>
<p>Legal parti girişimimiz bir yıl gecikmeyle 1970&#8242;lerın ikinci yarısında oldu. Sol dalganın inişe geçtiği, ülke üzerinde kara bulutların birikmeye başladığı bir anda. Saflarımızda bölünme eğilimlerinin dışa vurması da o günlere rastlar. Hayale kapılıyor değildik. <strong>Eski Tüfek</strong> denen sabıkalı marksist-leninistlerin de yönetiminde yer aldıkları bir legal partiyi bu rejim kaldırmazdı. Partiyi erken kapatacaklardı ve biz bu yolda verdiğimiz demokrasi mücadelesinin kitleler üzerinde olumlu etkilerini kazanım saymakla yetinecektik. Ama, herşeye karşın bu jest gerekliydi. Legal siyasi örgütlenmeden hala bir şeyler bekleyenlere, yeni mücadele yöntemleri önerdiğimizde <em><strong>“Günah bizden gitti”</strong></em> diyebilecek idik.</p>
<p>Parti kurma yolunda ilk adım, hareketin organı olan “Aydınlık Sosyalist Dergi”nin 1970 Ağustos&#8217;unda yayınlanan <strong>“Aydınlık Komitesi”</strong> imzalı <strong>“Parti için Dayanışma Komitesi&#8217;ne Davet”</strong>tir.</p>
<p>Bu davete uyuldu. <strong>Dayanışma Komitesi</strong> toplandı, bu yolda çalışmaları yönetecek yedi kişilik bir “İrtibat Komitesi” seçip görevlendirdi. İrtibat Komitesi&#8217;nde ben vardım, <strong>Mahir Çayan</strong> vardı, gençlik kesiminden <strong>Dev-Genç</strong> vardı. Sol yayınlar sorumlusu vardı. İşçi kesiminden de Memoğlu vardı. İrtibat Komitesi&#8217;nin bir görevi de parti taslağını hazırlamaktı.</p>
<p><strong> İlk falso sesler</strong></p>
<p>1970 yılı 29 ve 30 Ekim günleri <strong>“Proleter Devrimci Kurultayı”</strong> Ankara&#8217;da toplandı. <strong>“Kurultay”</strong> arifesinde hazırlayıcı komite içinde yer alan Dev-Genç&#8217;in Ankara kolunun temsilcilerinden falso sesler yükselmeye başladı. Bu, bize karşı muhalefetin ilk dışa vurusuydu. İlk defa böyle bir durumla karşılaşıyordum. Legal parti girişimine Dev-Genç bir bütün olarak arka çıkmalıydı. Yoksa daha başından önemli sorunlarla karşılaşırdık. Daha ileri gitmenin yanlış olacağı görüşüne varıyordum. Kurultay&#8217;a katılmayacaktım.</p>
<p>Kurultay günü sabah erken İstanbul Dev-Genç örgütünden arkadaşlar eve geldiler. Deniz ile Cihan Kurultay&#8217;a gelememişlerdi. O sıra kaçak durumdaydılar. Eksikliklerini hissedecektik. İstanbullular Kurultay&#8217;a katılmamı istiyorlardı. Galiba haklıydılar. Görüş birliğine vardık. Kurultay&#8217;a katılacaktım.</p>
<p>Kurultay&#8217;a katılmayan Mahir Çayan oldu. Gelmeyişi muhalif gruba büyük darbeydi. Kurultay&#8217;dan birkaç gün önce Mahir ile Ankara&#8217;nın Kuğulu Parkı&#8217;nda buluşmuştuk. Başbaşa görüşmemiz dostça, yoldaşça olmuştu. Başka konular arasında parti girişimini de konuşmuştuk. O da “Bu işte varım” diyordu. Ancak biraz tutuk, üzgün bir hali vardı. Bunu üzerimize çöken ağır havaya atfettim. Yoğunlaşan faşist saldırılar karşısında, gözle görülen darbe hazırlıkları karşısında üzülmeden edemezdi insan. Kurultay&#8217;a gelmemesini duraksamalar içinde olduğu şeklinde yorumluyorum.</p>
<p>Kurultay&#8217;ın ilk günü sabah toplantısında birbiri ardından söz alanlar Dev-Genç&#8217;in Ankara örgütünden kimselerdi. Özellikke Münir Aktolga, Yusuf Küpeli ve Dev-Genç başkanlığına yeni seçilmiş olan Ertuğrul Kürkçü. Kürkçü ilk ikisi ile aynı görüşte olmakla birlikte, meramını ölçülü bir dille ifade ediyordu. Kendisini pek tanımıyordum. İzlenimim olumluydu.</p>
<p>Ötekiler bastan kara gittiler. Bizim içinde belirleyici rol oynayacağımız bir örgütlenme girişimini baltalama kararında oldukları açık-seçik belliydi.<br />
<strong><br />
Gelen gelir ben dönmezem yolumdan</strong></p>
<p>O sabah ben de söz istedim ve konuştum. Ilımlı davranmanın, durumu idare etmenin bir anlamı yoktu. Tavrım “Biz yolumuzda yürürüz, gelen gelir gelmeyen gelmez” tavrı oldu.</p>
<p>Kurultay&#8217;a hazırlık olarak bir parti program taslağı kaleme almıştım. Arkadaşların onayından geçmişti. İşçi-köylü ağırlıklı bir örgütü, sosyalizm hedefine yönelik bir bağımsızlık ve demokrasi çizgisini savunan bir programdı bu. Sol sekter lafazanların bizantizmi mahkum ediliyordu. Konuşmamda bu siyasi çizgiyi savundum.;Konuşmamda Kürt sorununa da değindim. Lenin&#8217;in “Ezen ulusun devrimcileri ajitasyon ve propagandalarında ezilen ulusun ayrılma hakkını, ezilen ulusun devrimcileri ise halkların birliğini vurgulamalıdırlar” sözleri o sıra bizim keskin sol lafazanlar tarafından “Bir Leninist, şartlar ne olursa olsun daima ezilen ulusun ayrılmasını (ayrılma hakkını değil ayrılmasını) savunmalıdır” şeklinde yorumlanıyordu.</p>
<p><strong> Kürt halkı ile gönüllü birlik</strong></p>
<p>Şartlar ayrılmayı gerektirse bile bunun özgürlük ve eşitlik temeli üzerinde birleşmek üzere ayrılmak olduğu görüşünü savunanlar enternasyonalist tutumdan ayrılmakla suçlanıyorlardı. Bazı konuşmacılar ulusal soruna böyle yanlış bir yaklaşım içinde olduklarını belli etmişlerdi. Bizim önerimizi benimseyen, Kurultay bildirisini, <strong>“Kurultay&#8217;a katılan proleter devrimciler adına”</strong> imzalayan sekiz kişi arasında muhalefet grubundan <strong>Ertuğrul Kürkçü</strong> ile <strong>Ziya Yılmaz</strong>&#8216;da vardı.</p>
<p>Toplantıya katılıp asıl amaçları parti girişimini engellemek olan ama sonunda esen havaya uymak zorunda kalan <strong>Dev-Genç</strong>&#8216;in Ankara kolundan birkaç kişi dışında <strong>Kurultay</strong>&#8216;da söz almış olan hemen hemen bütün isçi, köylü ve aydın konusmacılar Kurultay bildirisinde ifade edilen görüşlere katıldıklarını açık seçik beyan etmişlerdir.</p>
<p>Kurultay&#8217;ın son akşamında muhalefetin başını çekmekte olanlar bizim arkadaşlarla buluşuyorlar. Üzgündürler, uzlaşma havası içindedirler. Çok değil aradan bir ay kadar bir zaman geçtikten sonra dört imzalı “Aydınlık&#8217;a açık mektup”u imzaladılar. Üzgün halleri geçmişti.</p>
<p>Ülke üzerinde kara bulutlar birikmekteydi. Yoğunlaşan devlet terörü karşısında anında hareketin birlik ve bütünlüğünü kollayan mukabil taktikler geliştirememiş olmamız bölünmeyi daha da hızlandırdı. 12 Mart 1971&#8242;de karşımızdakiler baskını yaptığında faşizme karşı yığınsal direnişler yaratılamadı. Karşı koyuş ancak birkaç kahramanca çıkıştan ibaret kaldı. 1970 yılı sonlarında parti kurma girişimimizi bu gerçekler ışığında değerlendirmek gerekir.</p>
<p>Eğer yukarıda açıklandığı gibi biz legal partiyi zamanında, yani sol dalganın yükseliş momentinde kurup öteki alanlarda yaptığımız gibi legal örgüt kurma alanında da karşımızdakilerin üstüne üstüne yürüyerek bir demokrasi mücadelesi verseydik, saflarda bölünme olmazdı. Devrimi gerçekleştirirdik demek istemiyorum. Ama en azından 12 Mart&#8217;ı çok daha güçlü karşılardık.</p>
<p>Benimle bir mülakat yapmış olan T<strong>oplumsal Dayanışma</strong> dergisinden Kenan Kalyon arkadaşa da bu değerlendirmeyi yapmıştım. Aynı dergide çıkan <strong>Ertuğrul Kürkçü</strong> röportajında Kalyon benim dediklerimi tekrarlayarak Kürkçü&#8217;ye, <em><strong>“Bir açık parti bu yarışmayı engeller miydi?”</strong></em> diye soruyor.</p>
<p>Kürkçü&#8217;nün cevabı şöyle: <em><strong>“Şimdi geriye dönüp baktığımda, bir açık parti işine Mihri Belli ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı ikilisi girmiş olsalardı THKP-C&#8217;yi oluşturan irade çok büyük ölçüde sarsılırdı gibime geliyor. Engellerdi diyebilir miyim, emin değilim. Herkes tersini düşünür ama bizim önde gelen arkadaşlarımız içerisinde Mihri Belli&#8217;den en son ayrılan kimse Mahir Çayan oldu. Mihri Belli&#8217;nin bu bakımdan aktif bir inisiyatif alması halinde THKP-C belki olmazdı; bu süreci engelleyebilirdi. İsterse yasal olsun, çünkü THKP-C&#8217;yi kuran insanlar yasal olanla olmayanın birbirini şiddetle çelmediğini çok denemiş ve yapmış insanlardı. Mesela Dev-Genç&#8217;i yasal olmasına rağmen devrimci bir örgüt kılmışlardı. Bu nedenlerden ötürü yasal bir partinin yasal olmayan faaliyetin önüne bir engel olarak itileceğini düşünmezlerdi.”</strong></em></p>
<p>Kalyon bu beyan üzerine Kürkçü&#8217;ye <em><strong>“Mihri Belli yine sizin tanıklığınıza başvurarak Mahir&#8217;in,’aslında Mihri Belli&#8217;den ayrılmakla iyi yapmadık&#8217; dediğini”</strong></em> söylüyor.</p>
<p>Kürkçü söyleneni doğruluyor, şöyle diyor: <em><strong>“Zannediyorum sorgu sırasındaki ifadelere dayanıyor. Bunu reddedecek değilim. Kaçtıktan sonra Mahir&#8217;in böyle bir tespiti var. Ama ben Mahir&#8217;in doğru bir tespit yaptığını düşünmüyorum.”</strong></em> (Toplumsal Dayanışma, 7 Nisan 1993)</p>
<p><strong>Mahir Çayan</strong>&#8216;ın Ünye&#8217;ye, ölümle sonuçlanması pek mümkün olan bir eylemi koymaya giderken, arabada yanında oturan <strong>Ertuğrul Kürkçü</strong>&#8216;ye <em><strong>“Biz en büyük hatayı Mihri Belli&#8217;den ayrılmakla yaptık”</strong></em> sözünün devrimciler arası dayanışmanın kutsal görev olduğu düşüncesinden kaynaklandığı açık.</p>
<p><strong> Filistin devrimi ile bağın önemi<br />
</strong><br />
Ortadoğu&#8217;dan yeni dönmüştüm. İstanbul&#8217;da illegalitede idim. Memleket o haldeyken Filistin&#8217;de dostlar arasında daha fazla oyalanmak yanlış olurdu. Arkadaşlara <em><strong>“şu anda birinci devrimci görev firar eden arkadaşların yakalanmamasını sağlamaktır” </strong></em>dedim. Mahirlerin, Cihanların yalnızca ele geçmemeleri bile devlet terörü için büyük bir yenilgi demekti. Arkadaşlar bu yolda bazı çalışmalara giriştiler. Firarilerin Ankara&#8217;ya geçtiklerini öğrenmiştik. Kendileriyle temas aradık.</p>
<p><strong> Esin kaynağımızdırlar</strong>;Denizlerin, Mahirlerin yılları kapsayan bir mücadele sürecinden geçerek gençlik liderleri payesine ulaştıklarına işaret ettik. Kızıldere, idam sehpasına giden yolu aydınlatmaya çalıştık. Denizlerin <strong>THKO</strong> adı altında eylemleri olsun, Kızıldere ya da Elrom eylemleri olsun, banka soygunları furyası olsun karşı-devrim güçlerinin üstünlük sağladığı ve sol dalganın inişe geçtiği zamana rastlar. Bu eylemler devrimci geleneğimizin şanlı dayanaklarıdır. Ama bunların, inisiyatifin bizde olduğu ve sınıf düşmanını gerilemeye zorladığımız önceki dönemin yığınsal devrimci eylemleriyle bağlantılarını göremez isek, 1971-1972 dönemi direnişini hakkıyla anlayamayız.</p>
<p>THKP-C&#8217;nin bir örgüt şekli alma sürecine girmesi 1971 başlarındadır. 12 Mart&#8217;tan önce burada asıl olumsuzluk bu kuruluş süreci içinde örgüt içi demokrasinin tam olarak işlememiş olması değil, liderliğe soyunmuş dar grubu oluşturan kişilerin devrimci kavrayış, ruh ve niyet bakımlarından birbirinden çok farklı kimseler olduklarının kısa zamanda ortaya çıkmasıdır. Öyle ki, o dönemin THKP-C eylemlerinde bir liderlik yok, işe soyunan bir tek lider var; o da Mahir Çayan.</p>
<p>Biz Kızıldere&#8217;yi anarken, Mahirlerin, Cihanların derin halk sevgisinden kaynaklanan devrimci özveri ve dayanışma örneği davranışlarını selamlıyor ve onların direniş ruhunu saflarımızda yaşatma kararlılığımızı vurguluyoruz. Ve bu duygular içinde Beranger&#8217;in şu dizeleriyle genç kuşaklara sesleniyoruz:</p>
<p><em><strong> Yolun düşerse kıyıya bir gün<br />
</strong> Ve maviliklerini enginin seyre dalarsan<br />
Dalgalara göğüs germiş olanları hatırla<br />
Selamla, yüreğin sevgi dolu<br />
Çünkü onlar fırtınayla çarpıştılar<br />
Eşit olmayan savaşta<br />
Ve dipsizliğinde enginin yitip gitmeden<br />
Sana liman gösterdiler uzakta.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://mihribelli.com/2006/09/20/kizildereye-varan-yol/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Milli Demokratik Devrim</title>
		<link>http://mihribelli.com/2006/09/20/milli-demokratik-devrim/</link>
		<comments>http://mihribelli.com/2006/09/20/milli-demokratik-devrim/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 20 Sep 2006 19:11:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar/Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Bağımsızlıkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[MDD]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyalist Gelenek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://mihribelli.wordpress.com/2006/09/20/milli-demokratik-devrim/</guid>
		<description><![CDATA[Sosyalizm, çağımızın devrimci düşüncesini benimsemiş olan aydınlar eliti tarafından emekçi yığınlarına yukardan aşağıya sunulan bir lütuf olamayacağına göre, sosyalizm bizzat işçi sınıfının bağlaşığı emekçi yığınlarla birlikte verdiği devrimci mücadelenin ürünü olacağına göre, bu yığınların geniş bir kısımının henüz sosyalizm davasına kazanılmadığı bu aşamada sosyalist hareketin o yığınlara ulaşması olanağını sağlayacak olan demokrasinin birinci hedef, demokrasi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright size-medium wp-image-35" style="margin-left: 10px" src="http://mihribelli.com/files/2008/08/bagimsiz-turkiye-205x300.jpg" alt="" width="205" height="300" /><strong>Sosyalizm</strong>, çağımızın devrimci düşüncesini benimsemiş olan aydınlar eliti tarafından emekçi yığınlarına yukardan aşağıya sunulan bir lütuf olamayacağına göre, sosyalizm bizzat işçi sınıfının bağlaşığı emekçi yığınlarla birlikte verdiği devrimci mücadelenin ürünü olacağına göre, bu yığınların geniş bir kısımının henüz sosyalizm davasına kazanılmadığı bu aşamada sosyalist hareketin o yığınlara ulaşması olanağını sağlayacak olan demokrasinin birinci hedef, demokrasi mücadelesinin de önde gelen devrimci görev olduğu açıktır.</p>
<p>Türkiye gerçekliğinde demokrasi mücadelesi işbirlikçi tekelci burjuvazinin sömürü ve tahakküm olanaklarının elinden alınmasını da hedef alır. Bu yolda mücadele anti-emperyalist mücadeleden ayrı olarak düşünülemez. İşbirlikçi sermayeye el kaldıran transnasyonallere, emperyalizme de el kaldırmış olur. Ayni biçimde bugünün dünyasında anti-emperyalist mücadelede de yerli işbirlikçi tekelci büyük sermayenin kamulaştırmalar yoluyla mülksüzleştirilmesini hedef alan sosyalizme yönelik mücadeleden ayrı düşünülemez. İkisi içiçedir. Ve mücadele hedefine ancak en geniş emekçi yığınlarının bilinçli ve örgütlü olarak katılımıyla başarıya ulaşabileceğinden, bu, aynı zamanda, demokrasiyi devrimci eylem içinde kurma mücadelesidir, demokrasi mücadelesidir.</p>
<p><strong>“Sosyalizm Yolunda Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye”</strong> sloganı bu dediklerimizi ifade eder. Bu, geçmişte bazılarının iddia ettiği gibi <em><strong>“sosyalist mücadeleyi ertelemek” </strong></em>değildir. Sosyalizme giden yolu açmak, bağımsız ve demokratik bir devrim Türkiyesini yaratmaktır gösterilen hedef. Besbelli, sosyalistler sosyalizm yolunda mücadele vermekle yükümlüdürler. Ama sosyalistler aynı zamanda en tutarlı, en en güvenilir bağımsızlık ve demokrasi savaşçılarıdır da. Ancak emperyalizme karşı, faşizme karşı mücadelenin sosyalistlerin tekelinde omadığını da bilelim. Bu mücadele toplumda tüm ulusal ve demokratik güçlerin mücadelesidir. İşçi sınıfı içinde, yoksul köylülük saflarında derin kökler salabilmiş bir sosyalist parti bütün ulusal ve demokratik güçleri emperyalizme karşı, faşizme karşı cephe birliği kurmayı, işbirlikçi tekelci burjuvaziyi bağlaşıklarıyla birlikte tecrit etmeyi görev bilmelidir.<span id="more-10"></span></p>
<h2>Milli Demokratik Devrim</h2>
<p>Bir toplumun önündeki devrimci adımın hangi adım olduğunu devrim yolunda aştığı mesafe belirler. Eğer ülke demokratik devrimini geçmişse, burjuva demokratik devrimler çağını da yapamamış ise, bu devrimin başta gelen unsuru olan toprak devrimini görmemiş, tanımamış ise, bir devrimle yazgısını değiştirmedikçe Üçüncü Dünya&#8217;nın sömürülen azgelişmiş ülkeleri safında debelenmesi kaçınılmazdır. Türkiye böyle bir ülkedir. Belli bir bağımlı kapitalist gelişmeden geçmiş olması, topraklarının bir ucunun Avrupa kıtasına girmiş bulunması bu gerçeği değiştirmez.</p>
<p>Türkiye&#8217;de egemen güç emperyalist tekellerin, transnasyonallerin acentası durumunda olan işbirlikçi, tekelci kapitalistler sınıfıdır. Bu sınıfın ve bağlaşığı olan taşra mütegallibesinin çıkarları ülkenin geri, sömürülen ülke durumunun sürüp gitmesini emreder. Bağımlı kapitalist ekonominin siyasal üstyapısı bu bağımlılığı açıkça yansıtmaktadır. Bugün Türkiye topraklarında Türk hükümetinin denetimi dışında nükleer füzelerle donatılmış Amerikan üstleri vardır. Ve bu yüzden Türkiye, iradesi dışında kopacak bir nükleer savaşta ilk dövülecek hedeflerden birisidir.</p>
<p>Yer yer yarı-feodal ilişkileri de barındıran bağımlı kapitalizmin siyasal üstyapısı demokratik olamaz. Türkiye&#8217;de arada bir askeri darbelerle kesintiye uğratılan şekli burjuva parlamenter düzen işçi sınıfının, köylülüğün kendi partisi ile parlamenter mücadele alanında yerini almasını ve gücü ile orantılı olarak ülke politikasında belirleyici rol almasını engelleyen anti-demokratik bir düzendir. Ülke nüfusunun beşte birini oluşturan Kürt ulusal topluluğunun varlığı inkar edilir, bu topluluğa zorla asimilasyon politikası uygulanır. Devlet aygıtı içinde, seçimle gelen hükümetlerin denetimi dışında ayrıcalıklı kastlar oluşmuştur. Ve bunlar ayrıcalıklarını tehlikede gördükleri anda darbenin koşullarını hazırlamak için tertiplere girişirler ve vatan kurtaran arslan pozunda CİA&#8217;nın izniyle baskını yaparlar. Darbe sonucunda sol ezilir, işçinin, emekçinin gerçek ücreti yarıya düşer, işbirlikçi tekellerin kârları rekor düzeye yükselir. Ve vatan böylece kurtarılmış olur. Burjuva partilerin iktidarın bu şekilde gasp edilmesine karşı çıkışları göstermeliktir. Onlar cuntacılardan çok halktan korkarlar. “Ara dönem” dedikleri cunta yönetiminden “normal koşullar” denilen parlamentoculuk oyununa geçildiğinde de devletin polis devleti niteliği değişmez. Türkiye&#8217;de işkence iktidarların doğal saydıkları yönetim yöntemidir. Cezaevleri birer işkencehane olmakta devam eder.</p>
<p>Evet, böyle bir düzendir Türkiye&#8217;nin düzeni. Böyle bir ülkenin önündeki devrimci adım, bağımsızlık ve demokrasiyi gerçekleştirmeyi hedef alan ve bu hedeflere ulaşılmakla toplumu sosyalist kuruluş aşamasına getirecek olan Milli ve Demokratik nitelikte bir Devrim&#8217;den başkası olamaz. Sosyalizm, çağımızın devrimci düşüncesini benimsemiş olan aydınlar eliti tarafından emekçi yığınlarına yukardan aşağıya sunulan bir lütuf olamayacağına göre, sosyalizm bizzat işçi sınıfının bağlaşığı emekçi yığınlarla birlikte verdiği devrimci mücadelenin ürünü olacağına göre, bu yığınların geniş bir kısımının henüz sosyalizm davasına kazanılmadığı bu aşamada sosyalist hareketin o yığınlara ulaşması olanağını sağlayacak olan demokrasinin birinci hedef, demokrasi mücadelesinin de önde gelen devrimci görev olduğu açıktır.</p>
<p>Türkiye gerçekliğinde demokrasi mücadelesi işbirlikçi tekelci burjuvazinin sömürü ve tahakküm olanaklarının elinden alınmasını da hedef alır. Bu yolda mücadele anti-emperyalist mücadeleden ayrı olarak düşünülemez. İşbirlikçi sermayeye el kaldıran transnasyonallere, emperyalizme de el kaldırmış olur. Ayni biçimde bugünün dünyasında anti-emperyalist mücadelede de yerli işbirlikçi tekelci büyük sermayenin kamulaştırmalar yoluyla mülksüzleştirilmesini hedef alan sosyalizme yönelik mücadeleden ayrı düşünülemez. İkisi içiçedir. Ve mücadele hedefine ancak en geniş emekçi yığınlarının bilinçli ve örgütlü olarak katılımıyla başarıya ulaşabileceğinden, bu, aynı zamanda, demokrasiyi devrimci eylem içinde kurma mücadelesidir, demokrasi mücadelesidir.</p>
<p>“Sosyalizm Yolunda Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye” sloganı bu dediklerimizi ifade eder. Bu, geçmişte bazılarının iddia ettiği gibi “sosyalist mücadeleyi ertelemek” değildir. Sosyalizme giden yolu açmak, bağımsız ve demokratik bir devrim Türkiyesini yaratmaktır gösterilen hedef. Besbelli, sosyalistler sosyalizm yolunda mücadele vermekle yükümlüdürler. Ama sosyalistler aynı zamanda en tutarlı, en en güvenilir bağımsızlık ve demokrasi savaşçılarıdır da. Ancak emperyalizme karşı, faşizme karşı mücadelenin sosyalistlerin tekelinde omadığını da bilelim. Bu mücadele toplumda tüm ulusal ve demokratik güçlerin mücadelesidir. İşçi sınıfı içinde, yoksul köylülük saflarında derin kökler salabilmiş bir sosyalist parti bütün ulusal ve demokratik güçleri emperyalizme karşı, faşizme karşı cephe birliği kurmayı, işbirlikçi tekelci burjuvaziyi bağlaşıklarıyla birlikte tecrit etmeyi görev bilmelidir.</p>
<p>Geçmişte MDD çizgisini savunanların bütün güçleri bağımsızlık ve demokrasi hedefine yöneltme çabasında oldukları, sosyalizm mücadelesini küçümsedikleri, hatta TİP yanlılarının “Sosyalist Türkiye” sloganına karşı çıktıklarını ileri sürenler oldu. O dönemde TİP yöneticilerinin ileri sürdüğü “Sosyalist Türkiye” sloganı bu partinin parlamentarist, pasifist tutumunu maskelemek için ileri sürülen görünüşte sol bir slogandır. Biz buna karşı çıktık; elbetteki sosyalizme karşı olamazdık.</p>
<p>Hem Türkiye&#8217;de sosyalist mücadeleyi nasıl verirsin? Faşizme karşı, emperyalizme karşı mücadelenin bize dayattığı acil görevleri bir yana bırakıp, bütün oyunları parlamentoculuk oyununa bağlayarak sabahtan akşama “Sosyalist Türkiye” diye bağırarak değil elbette. Emperyalist sistem içinde sömürülen ülke durumunda olan Türkiye&#8217;de “gelin sosyalizmi kuralım” diye ortaya çıkmaya kalksan ancak gülünç duruma düşersin. Yapılacak şey, bir yandan emperyalizme karşı, faşizme karşı bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin acil görevlerini eksiksiz ve yürekle yerine getirirken bu mücadele içinde yer alan yığınları, kadroları sosyalist bilince ulaştırmak için gerekeni yapmaktır: Yayın, eğitim, araştırma; bilimsel sosyalizmin temel yapıtlarını Türkçeye kazandırmak, Marksist düşünceyi işçi mahallerinden en ücra köy dağlarına kadar iletmek &#8230;</p>
<p>Bütün bunları MDD çizgisini benimseyenler yaptı.</p>
<p>İşbirlikçi, tekelci burjuvazinin mülkiyetindeki üretim araçlarının, bu sınıfın egemen durumuna son vermek amacıyla ilk aşamada kamulaştırılması sosyalist kuruluşa geçiş değil midir? Bu, sosyalist kuruluşun ancak Milli Demokratik Devrim&#8217;in belli başlı görevlerinin yerine getirilmesinden sonra yer alacağı yolundaki sav ile çelişmiyor mu?</p>
<p>Eğer, dünyada birçok örneklerini bugün gördüğümüz gibi, ayrıcalıklı bir bürokrat zümre tahakkümü altında devlet kapitalizmi değilse amacımız, ki bir devrimci halk iktidarının amacı bu olamaz, bu ilk aşamada da kamulaştırmalar yoluyla kurulacak olan bir sosyalist sektördür. Ama henüz ülke düzeyinde sosyalist kuruluşa geçiş değildir. Bu kamulaştırmaların birinci hedefi ülkenin iktisadi bağımsızlığıdır. Ülke ekonomisine, dolayısıyla politikasına hükmetme olanaklarının işbirlikçi sermayeden ve emperyalist tekellerden alınmasıdır. Ülke düzeyinde sosyalist kuruluşa paldır küldür geçilemez. Sosyalizm yığınların eseri olacağına göre, bu yığınlar içinde, özellikle yoksul köylülük saflarında uzun süreli, sabırlı çalışmaları gerektirir.</p>
<p>Milli Demokratik Devrim tezleri, bu ad altında ilk kez altmışlı yıllarda savunulmuş olmakla birlikte, bu tezler, özünde, Türkiye&#8217;de Marksist hareketin 1920&#8242;lerden beri savunduğu asgari programın günün koşulları göz önünde tutularak bir ölçüde geliştirilmiş şekliden başka bir şey değildir. Bilindiği gibi bu tezlerde asker-sivil-aydın zümre ulusal demokratik güçlerden sayılmıştı. Türkiye toplumunda okul görmüşlerin büyük kitlesiyle demokratik bir güç oluşturduğu tartışma götürmez. İlerici güçlerin hareketlilik dönemlerinde TÖS&#8217;ün, TÖB-DER&#8217;in, tekniker örgütlerinin, TMMOB&#8217;nin, barolar, tabipler odaları ve benzeri meslek örgütlerinin demokratik güçler safında yer aldıkları ortadır.</p>
<p>Askerlere gelince, hiç değilse 1960&#8242;larda subaylar ve astsubaylar zümresi içinde hiç de küçümsenmemesi gereken ilerici tutum ve davranışa yatkın bir kesim olduğu tartışma götürmez. Bizim bu kesimi Kurtuluş Savaşımızın istiklalci geleneğine sahip çıkmaya ve Türkiye toplumunun ilerici saflarında yer almaya çağırmamız doğru bir davranıştır. 27 Mayıs hareketi sonrası dönemde Türkiye toplumunun sola açılışından subay astsubay kadrosunun önemli bir kesimi özellikle, alt rütbedekiler etkilenmişti. Genç subaylar içinde sol basını izleyenler ve çağımızın devrimci düşüncesine eğilim gösterenler yer yer etkindir. Bu toplumdaki güçler dengesini değerlendirirken Türkiye&#8217;nin bu gerçeğini göz önünde tuttuk. Bu bize son derece önemli bir alanı tümü ile burjuvaziye terk etmeme, bu alanda da çalışma görevini yüklüyordu. Baskını karşı tarafın yapabilmiş olması ve hemen ardından silahlı kuvvetlerde tasfiyeye girişmesi tutumumuzun yanlışlığının kanıtı olamaz, tam tersine.</p>
<p>12 Mart darbesi öncesi militan solun hemen hemen tümünün savunduğu MDD çizgisi, bugün çok daha dar bir çevre tarafından savunulmaktadır. Bu, MDD sloganlarının artık aşıldığını göstermez. Çünkü “Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye” sloganı ancak ülkemizdeki Amerikan vesayetine ve işbirlikçi tekelci kapitalistler sınıfının egemenliğine son verildiğinde, köklü demokratik reformlar gerçekleştirilerek ülkemiz tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir ülke durumuna geldiğinde işlevini tamamlamış olur. Ama bugün Türkiye altmışlı yıllardakinden daha bağımlı, ve düzen bugün o yıllardakinden çok daha anti-demokratiktir. Onun için bu slogan bugün de geçerlidir.</p>
<p>Bilindiği gibi, 12 Mart döneminde askeri mahkemelerin baktığı belli başlı davaların iddianame ve gerekçeli hükümlerinde askeri savcı ve yargıçlar Milli Demokratik Devrim tezlerini kendi açılarından açıklayarak suçlamaya uğramışlardır. Dev-Genç davası da böyledir. TÖS davası da; Aydınlık davası da böyledir. Haziran Hareketi davası da, diğer davalar da hep böyle. Ben bu davaların dördünde sanıktım. Yakalansaydım ve mahkeme önüne çıkmak nasip olsaydı dört davada da yargılanacaktım.</p>
<p>Evet, inisiyatifin bizde olduğu ve gerici güçleri geriletebildiğimiz o günlerde militan sol içinde herkes MDD&#8217;yi savunuyordu. Bugün Türk solunu oluşturan bilmem şu kadar örgütün önemli bir kesimi 12 Mart öncesi militan solun çizgisinin sürdürücüsü olduğunun iddiasındadır. Bunlar, aynı terminolojiyi kullanmasalar bile bugün de emperyalizme karşı, faşizme karşı mücadeleyi ön plana almakla öz olarak bizim terzlerimizle bağdaşan görüşler savunmaktadırlar. Başka türlü de olamaz. Bugün Türkiye&#8217;de bağımsızlık ve demokrasi mücadelesine öncelik tanımayan ve soyut sosyalizm propagandasıyla yetinen bir çizgi ciddiye alınamaz. Ancak bu örgütler ötekilerden değişik bir çizgi izlediklerini kanıtlama gayretinde olduklarından ayrıntı niteliğindeki farklılıkları alabildiğine vurgulamadan edemiyorlar.</p>
<p>Bu tutumdakilerle, varlıklarını solun bölünmüşlüğüne borçlu olanlarla diyaloğun hiçbir yararı olmadığı açık. Geçmişi Marksist eleştiri süzgecinden geçirme kavrayış ve yürekliliğini gösteremiyen, Türkiye Marksist solunda sağlam ne varsa onun birliği içinde erimeye hazır olmayan örgüt ve çevrelerle diyalog zaman kaybıdır. Sosyalist örgütlenme sorunu, dediğim kavrayış ve yürekliliği gösterebilenlerle omuz omuza çözüme bağlanacaktır.</p>
<p><em><strong>Kaynak: Mihri Belli, “Devrimci Hareketimizin Eleştirisi: 1961-1971”, Emekçi Yayınları, 1977</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://mihribelli.com/2006/09/20/milli-demokratik-devrim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;Kürt Tabusu&#8217;nu Yıkan Yazı: Millet Gerçeği</title>
		<link>http://mihribelli.com/2006/09/20/millet-gercegi/</link>
		<comments>http://mihribelli.com/2006/09/20/millet-gercegi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 20 Sep 2006 18:57:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar/Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[1968]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlık Sosyalist Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Dev-Genç]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt Sorunu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://mihribelli.wordpress.com/2006/09/20/millet-gercegi/</guid>
		<description><![CDATA[
(Mihri Belli&#8217;nin 20 Mart 1969 günü Ankara Hukuk Fakültesinde vermeyi tasarladığı konferansın metnini sunuyoruz.. Okurlarımızın bildikleri gibi, Mihri Belli&#8217;nin, konferans gününden bir gün önce tutuklanmasıyla ve, Hukuk Fakültesinde ertesi günkü olayların tertip edilmesiyle bu konuşmaya engel olundu. Konferansın konusu Millet Gerçeği&#8217;dir. Amacı millet ve milliyetçilik kavramına devrimci bilim ışığında açıklık getirmek, gayri-milli unsurların işine gelen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone size-full wp-image-34" src="http://mihribelli.com/files/2008/08/millet-gercegi.jpg" alt="" width="500" height="335" /></p>
<p><em>(Mihri Belli&#8217;nin 20 Mart 1969 günü Ankara Hukuk Fakültesinde vermeyi tasarladığı konferansın metnini sunuyoruz.. Okurlarımızın bildikleri gibi, Mihri Belli&#8217;nin, konferans gününden bir gün önce tutuklanmasıyla ve, Hukuk Fakültesinde ertesi günkü olayların tertip edilmesiyle bu konuşmaya engel olundu. Konferansın konusu Millet Gerçeği&#8217;dir. Amacı millet ve milliyetçilik kavramına devrimci bilim ışığında açıklık getirmek, gayri-milli unsurların işine gelen sisi dağıtmak ve ak koyunla kara koyunun iyice ayırt edilmesini sağlamaktır. Mihri Belli&#8217;nin konuşmasına engel olanlar o sisin dağılmasını istemeyenler, bulanık havadan hoşlananlardır.</em></p>
<p><em>Konferans metninin redaksiyonunu biz yaptık. Yazarın; kendisi şu anda hapishanede olduğundan metni gözden geçiremedi. Redaksiyonda bir kusurumuz olduysa Mihri Belli&#8217;den ve okurlarımızdan özür dileriz.)</em> (<strong>Aydınlık</strong>&#8216;ın notu)<span id="more-9"></span></p>
<p>Türkiye&#8217;de hangi meselelerin tartışılacağını ve hangi konuların konuşulacağını, emperyalizmin işbirlikçisi statükocu güçler değil, devrimciler tayin edecektir. Halkımızın milli&#8217; demokratik devrim mücadelesinin zafere ulaşması için, tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye için, gün ışığına çıkması gereken konular, Aydınlık&#8217;ta birbir ele aIınacaktır. Buna engel olmaya çabalayan baskı ve yıldırma tedbirleri bizi yolumuzdan alıkoyamaz.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşında Doğu Cephesinde en çetin, en kanlı savaşlar verildiği, Sovyet topraklarına derinliğine giren Alman Nazi orduları Stalingrad&#8217;a dayandıkları bir sırada, Sovyetler Birliği resmi marşını değiştirmek gereğini duydu. 1943&#8242;e kadar Sovyetler Birliğinin marşı enternasyonal di. 1943&#8242;ten sonra bugünkü milli marş kabul edildi. Enternasyonalin sözleri ve müziği Fransızlarındı. Onu ilk söyleyen Fransız işçileri olmuştu. Adı üstünde bütün dünya proleterlerinin marşıydı. &#8220;Uyan! Dünyanın lanetle damgalanmış açları, köleleri!» diye başlıyordu enternasyonal.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşından bu yana SSCB marşı şöyle başlar:</p>
<p><em>«Büyük Rus ulusunun perçinlediği</em></p>
<p><em>Özgür Cumhuriyetlerin parçalanmaz birliği,</em></p>
<p><em>Yaşasın halkların iradesiyle kurulmuş olan</em></p>
<p><em>Yüce ve güçlü Sovyetler Birliği»</em></p>
<p>1917 Ekim İhtilalinin baş sloganı, &#8220;Bütün dünya işçileri birleşiniz!». sloganıydı. 1941-1945 savaşına Sovyetler «Anayurt savaşı» adım verdiler. Ve bu savaşta baş slogan, «Alman istilacılarına ölüm» sloganıydı. Bu savaşta 12. yüzyılda yaşamış aziz AIeksander Nevski&#8217;den sosyalist ihtilalin Çapayev&#8217;ine kadar Rus tarihinin kahramanlarını yücelten afişler, yazılar, cephede ve cephe gerisinde savaşanların bilinçlerini biledi.</p>
<p>Bütün bunlar neyi gösterir? Sosyalist ihtilalin koptuğu I917&#8242;den çeyrek yüzyıl sonra Sovyetler Birliğinin «Büyük Rus ulusu» diye başlayan bir marşı milli marş olarak kabul etmesi neyi gösterir? Avrupa&#8217;da tarih ve kültür bakımından Ruslara en yakın olan Bulgarların, sosyalizm yolunu tuttuktan sonra da Koburg hanedanından Kral Ferdinand zamanında kabul edilen milli marşlarını ve üç renkli milli bayraklarını muhafaza etmeleri neyin kanıtıdır? Sosyalist düzene geçen ulusların kendi ulusal değerlerine dört elle sarılmaları, ulusal kültürlerinin engelsiz açılıp gelişmesi için seferber olmaları neyi gösterir? Yalnız sosyalist ülkelerde değil, kapitalist dünya sistemi içindeki ülkelerde de yığınları harekete getiren en güçlü etkenin ulusçuluk olması neyi kanıtlar?</p>
<p><strong>Çağımızın en büyük gerçeğinin millet gerçeği olduğunu.</strong></p>
<p>Millet gerçeği çağımızın en büyük gerçeğidir. İçinde yaşadığımız tarihi dönem, halkların uluslaşma Sürecinin dünya ölçüsünde yer aldığı dönemdir.</p>
<p>Uluslaşmak, özgür vatandaşlar topluluğu olarak, ulus olma yolunda baş engel olan emperyalizmin boyunduruğunu kırmak; feodal parçalanmaya son vermek; toplumdaki bireyleri özgür vatandaşlar payesine yükseltecek olan demokratik dönüşümleri gerçekleştirmek; ulusal kültüre tam bir açılıp gelişme ortamı sağlamak; kısacası, kelimenin en derin&#8217; anlamıyla ulus olmak. İşte içinde bulunduğumuz aşamada dünya halklarının, özellikle ezilen halkların birinci davası budur.</p>
<p>Dünya halkları biliyorlar ki, ancak yabancı boyunduruğunu atarak ve feodal bölünmeye son vererek&#8217; tam anlamıyla uluslaştıkları takdirde mutlu bit geleceğe yönelmiş olacaklardır. Uluslaşmak, insanın insan tarafından sömürülemeyeceği sosyalist toplum yolunda atılan ileri bir adımdır. Çünkü uluslaşmadan, demokratik devrimin, bu sonucuna varmadan sosyalizme gidilemez. Kestirme yol yoktur.</p>
<p>Millet; kavramı, milliyetçilik kavramı, üzerinde; önemle durmamız; gereken bir konudur. Bu kavramlara açıklık getirmek ve bu konuda gayri milli güçlerin kasıtlı olarak yaydıkları sisi dağıtmak devrimci görevimizdir. Ortalığı kaplamış olan bu sis yüzündendir ki, emperyalizmin ve işbirlikçilerinin emrinde bazı demagoglar meydanı boş bulmakta, birçok iyi niyetli, fa. kat yeteri kadar uyanık olmayan genci sahte milliyetçi sloganlarla kandırıp milliciler saflarının daha da sıklaşmasına engel olabilmektedirler. ABD vesayeti altında bağımlı bir Türkiye, milliyetçi Türkiye olabilirmiş gibi, «Tam bağımsız Türkiye» sloganının karşısına «milliyetçi Türkiye» sloganıyla çıkılması olgusu, sisin ne kadar yoğun olduğunu tek başına göstermeye Yeter. Millet gerçeği konusunu bilimsel açıklığa kavuşturduğumuz ölçüde bu sis dağılacaktır. Kısa tanımlamaların sakıncalarını bilmekle beraber, bir tanımdan hareket ederek konumuza girelim.</p>
<p>Nedir ulus? Sosyalist literatürde ulus kavramı en özet şekilde şöyle tanımlanır.«Ulus, tarihi olarak teşekkül etmiş istikrarlı insan topluluğudur ve şu dört karakter birliği esasına dayanır: Dil birliği, toprak birliği, iktisadi hayat birliği ve ulusal kültürde birlik içinde beliren ruhi şekillenme birliği.»</p>
<p>Ulusun meydana gelebilmesi için dört karakter birliğinin dördü de gereklidir. Örneğin yalnız dil birliğiyle ulus teşekkül etmez. Dünyada aynı dili konuşan ayrı uluslar vardır, İngilizlerle Kuzey Amerikalılar gibi, Almanlarla Avusturyalılar gibi.Dil birliğiyle toprak birliğinin birleşmesi de yetmez. Feodal parçalanmaya son veren ulusal pazarın gelişmesi ve iktisadi yaşantı birliğinin kurulması gerekir. Ve ulusun bu üç temel karakterinin birleşmesiyle, dil birliğinin, toprak birliğinin, iktisadi yaşantı birliğinin kurulmasıyla ruhi, şekillenme birliği, «milli ruh» dediğimiz şey meydana gelir ve ulus bu dört temel karakter birliği üzerinde kurulur.</p>
<p>Ulus tarihi olarak teşekkül etmiş insan topluluğudur diyoruz. Ulus sonsuzluktan gelip, sonsuzluğa kadar sürüp giden bir kategori değildir. Her tarihi kategori gibi, ulus da tarihin gelişim kanunlarına tabidir. Bir başlangıcı, bir sonu vardır. Şairin «Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız» mısraını, milli heyecanın şairane bir ifadesi olarak olumlu karşılayabiliriz ama mesele bilimsel olarak böyle konamaz.;; .;;;;;;; .</p>
<p>Hiç şüphe yok ki, ulusu teşkil eden unsurların geçmişi çok eskidir. Bunlar birdenbire gökten yere inmedi. Örneğin Türk dili ufak tefek farklarla bin yıl önce de konuşulan bir dildi. Dede Korkutun dili bugünkü Türkçe&#8217;ye çok yakın bir dildir. Ama Türklerin uluslaşma sürecine girmeleri yakın bir geçmişte olmuştur. Bu on dokuzuncu yüzyılda kapitalist pazarın, Osmanlı İmparatorluğunun Türkler tarafından meskun topraklarına yayılmaya başlayıp buralarda iktisadi yaşantı birliğinin gerçekleşmeye başlamasıyladır. Aynı şey Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan öteki halklar için de söylenebilir.Nitekim Türkiye&#8217;de ümmet bilincinin, millet bilincine dönüşmesi, vatan, millet sloganlarının ilk olarak ortaya atılması bu döneme rastlar.</p>
<p>Bir ulusun meydana gelmesi için dört temel karakter birliğinin, toprak, dil,iktisadi yaşantı ve ruhi şekillenme birliğinin\varlığı şart olduğuna göre, uluslaşma süreci içine giren bir halkın tam anlamıyla ulus olabilmesi, bu dört temel karakter birliğini derinliğine gerçekleştirmesine bağlıdır. Ve kim, toplumdaki hangi şahıs, çevre, sınıf; yada zümre katkıda bulunuyorsa, o, uluslaşmaya katkıda bulunan gerçek ulusçudur.</p>
<p>Alman ulusal dilinin başlıca kurucusu diye bilinen bir Goethe, Rus&#8217; ulusal dilinin başlıca kurucusu sayılan bir Puşkin,&#8217; Alman ve Rus uluslarının kurucularındandırlar. Onlar en büyük ulusçulardır. O halde kim tüm ulusun malı olan bir Türk dilinin gelişmesi uğrunda çaba harcıyorsa,kim buna katkıda bulunuyorsa, en derin anlamıyla millici olan da odur.</p>
<p>Bugün Türk dilinin gelişmesine katkıda bulunanların&#8217; ön safında devrimcilerin ve özellikle sosyalistlerin yer aldığını biliyoruz. Ters doğrultuda çaba gösterenlerin ise gericiler olduğunu da biliyoruz.</p>
<p>Ulusun temel karakterlerinden biri olan toprak birliği, ulusun üzerinde yaşadığı toprak üstün~eki egemenliğini, toprak bütünlüğünü kapsayan bir kavram olarak anlaşılmalıdır. Bu kavram, iç (feodal), yada dış etkilerle üzerinde yaşanılan toprağın ,bölünmesine karşı mücadeleyi de kapsar. O halde, ulusun kendi toprağının gerçek sahibi olması uğruna mücadele eden kimsedir, gerçek ulusçu olan. Ve kim Türkiye toprağı üzerinde Türk halkının egemenliğine gölge düşüren durumlara karşı çıkıyorsa, örneğin kim toprağımızın bir parçasını kapsayan Amerikan askeri üslerinin kaldırılması uğruna; mücadele ediyorsa, millici olan odur.</p>
<p>Bugün Türkiye toprağı üzerinde&#8221; Türkiye halkının kayıtsız şartsız egemenliği uğruna, Türkiye&#8217;nin toprak bütünlüğü uğruna bilinçli olarak mücadele edenlerin devrimciler olduğunu’ve bunların ön safında proleter devrimcilerinin geldiğini biliyoruz. Bu ulusal, mücadeleye karşı duranların gericiler olduğunu da biliyoruz. .</p>
<p>Ulusun temel karakterlerinden biri olan iktisadi yaşantı birliği, ulusal pazarın ülkeyi kucaklamasını ve feodal parçalanmanın sona erdirilmesi için ülkenin feodal ilişkilerden arınmasını ifade eden bir kavramdır. Feodal bölünmenin her türlü tezahürlerine karşı mücadele, uluslaşma uğruna mücadeledir;’ve bu mücadeleyi veren kimse gerçek&#8217; ulusçudur. O halde, kim Türkiye&#8217;de ülkenin feodal kalıntılardan arınarak iktisadi yaşantı birliğinin gerçekleşmesi uğruna mücadele ediyorsa, örneğin kim köklü bit toprak reformu için savaşıyorsa, odur gerçek Türk milliyetçisi olan.</p>
<p>Bugün Türkiye&#8217;de anti &#8211; feodal mücadelenin ön safında sosyalistlerin yer aldığını biliyoruz. Feodal güçlerle çıkar birliği durumunda olanların ve Türkiye&#8217;de gerçek iktisadi yaşantı birliğine dolayısıyla da uluslaşmaya karşı duranların, gericilerin olduğunu da biliyoruz.</p>
<p>Ulusun temel karakterlerinden biri olan ulusal kültür birliğini ve bunun içinde beliren ruhi şekillenmede birliği, ulusun dil, toprak, iktisadi yaşantı birliğinin doğal bir sonucu, bir sentezi olarak ele almalıyız. Elbette ki etkiler karşılıklıdır ve bu sonuncu temel karakteri de ulusun öteki temel karakterlerini etkiler: Ulusal dil için ulusal topraklar için, uluslaşma önüne dikilen feodal engellerin kaldırılması için mücadele, dolayısıyla ulusal kültür birliği için ve ulusal ruhi şekillenme uğruna mücadeledir: ,Ulusal kültür birliğine ve ulusal ruhi şekillenmeye böyle dolayısıyla olduğu gibi, doğrudan doğruya bireyin katkısı da burada söz.konusudur. Ulusal kültürün açılıp; gelişmesine yardımcı olan uluslaşma süreci bu suretle de hızlandırılmış olur. O halde kim ulusal kültürle bağdaşmayan feodal kültüre karşı çıkıyorsa, kim kültürümüzü yozlaştıran, onu baltalayan batı kozmopolitizmine karşı mücadele ediyor, ulusal değerlerimizi olanca gücüyle savunuyorsa, kim ulusal edebiyata, ulusal müziğe v.b katkıda bulunuyorsa, odur gerçek ulusçu olan.</p>
<p>Bugün Türkiye&#8217;de, ulusal değerleri savunanların, ulusal kültüre katkıda bulunanların ön safında devrimcilerin yer aldığım ve bunların ön safında sosyalistlerin bulunduğunu biliyoruz. Feodal ,kültürü hortlatmak, isteyenlerin ve madalyonun öteki tarafı olan batı kozmopolitizmini yayanların ve ulusal kültürün açılıp gelişmesine engel olanların ise, gericiler olduğunu da biliyoruz.</p>
<p>Türkiye halkının, en derin anlamıyla uluslaşması uğruna mücadelede sosyalistlerin öncü durumunda olmaları neyi ifade eder? Sosyalistler şehir ve köy proletaryasının özlemlerine tercüman olduklarına göre, Türkiye proletaryasının toplumda sadece en devrimci değil en ulusçu güç olduğunu.</p>
<p>Ya, Türkiye&#8217;de ulusal dilin gelişmesini baltalayan, Amerikan vesayetinden medet uman, feodal bölünmeyi perçinleyen kanunlara arka çıkan, ulusal kültürün açılıp gelişmesine çeşitli yollardan engel olan, kısaca uluslaşmaya karşı çıkan batıcı yada doğucu tipte gericilerin bu davranışları ne anlam taşır? Gericilerin&#8217; tenkit ettikleri emperyalizmin işbirlikçisi sermayedar sınıfının ve onun müttefiki durumunda olan feodal taşra mütegallibesinin, sadece karşı &#8211; devrimci değil, aynı zamanda gayri-milli bir sınıf ittifakını temsil ettiklerini&#8230;</p>
<p>**</p>
<p>Bilindiği gibi. «millet», «vatan» sloganları ilk olarak burjuva demokratik devrimlerin sloganları olmuştur. Bu sloganları ilk olarak ileri süren, devrimci çağında burjuvazi oldu. Engels, «milli bağımsızlık olmadan herhangi bir ülkede burjuvazinin egemenliği mümkün değildir» der. Geçmişte henüz proletarya bilinçli bir güç olarak tarih sahnesinde yerini almadan ve. emperyalist dünya pazarı teşekkül etmediğine göre, bugünkü gibi burjuvazinin geniş çevreleri yabancıların işbirlikçisi durumuna düşmemişti. Bu sınıf; milli bir nitelik. taşıdığı, ve toplumda en devrimci güç olduğu dönemde, milli pazarı bölerek&#8217; çıkarlarını baltalayan feodallere. karşı ve yabancı tahakkümüne karşı mücadelede öncü rolü oynuyordu. Uluslaşma, burjuva &#8211; demokratik devriminin sona erdireceği bir süreç sayılıyordu bu dönemde. 17., 18.,19. yüzyıllar Avrupa&#8217;da burjuvazinin hegemonyası altında demokratik devrimler ve uluslaşma çağı oldu. Ama burjuvazinin solunda ondan çok daha büyük bir devrimci potansiyele sahip olan proletaryanın ortaya çıkmasının, burjuvazinin devrimci ve ulusçu niteliği üzerinde derin etkileri oldu. Emperyalizm çağında en geniş ve en güçlü çevreleri milli niteliğini yitirmiş olan burjuvazi, artık burjuva devrimini tamamlamaya yanaşmaz. Yarı yolda er geç karşı devrimci güçlerle uzlaşır. Burjuvazinin demokratik&#8217; devrime karşı tutumu değişmiştir. Bunun da zorunlu olarak bu sınıfın milli niteliği üzerinde olumsuz etkileri olmuştur. Burjuvazinin geniş ve çok güçlü bir bölümü, işbirlikçi sermaye niteliğine bürünmüş, yabancı emperyalizmle birlikte ve onunla kader birliği eden içteki karşı devrimci sınıf ve zümrelerle ittifak kurmuştur. O halde bir zamanlar burjuvazinin ortaya attığı ve bir süre sahip çıktığı «millet», «vatan»sloganlarına toplumun en devrimci ve aynı zamanda en milli gücü olan emekçiler sahip çıkmaktadırlar. Ve millicilik bayrağını olanca gücüyle yüksek tutmak, emekçilerin gerçek özlemlerini temsil etmek durumunda olan sosyalistlerin tarihi görevi olmuştur. Bu görevi küçümsemek, millet gerçeğinin, çağımızın en büyük tarihi etkeni olarak önemini&#8217; değerlendirememek, kozmopolitizme sapmak, belli tarihi şartlarda proletarya temsilcilerinin burjuva şovenizmine karşı çıkışlarını zamanı ve mekanı hesaba katmadan, bambaşka tarihi şartlarda taklit etmek sosyalistçe bir davranış değildir.</p>
<p>**</p>
<p>Proletarya, sömürü düzeninin yerini sosyalist düzenin almasından yanadır. Sosyalizm ise ancak bağımsız bir ülkede, uluslaşmış bir toplumda kurulabilir. Sosyalizmin malzemesi.&#8221; ulusun bireyi Özgür vatandaştır. Sosyalizme varmak için demokratik devrimi derinliğine gerçekleştirmek şarttır. Dünya emperyalist sistemi içinde sömürülen geri bir ülkede,emperyalizm; genellikle asalak sınıfları hoş tutmayı,bunların önüne, ezilen ülke halkının sömürüsünden bir sus payı atmayı çıkarı gereği sayar. Buna karşılık emperyalist boyunduruk altında emekçi, daha da yoğun bir sömürü altında ezilir, çalışan insanın kaderi büsbütün kötüleşir; Emekçi yığınların bilinçlendikleri ölçüde milli bağımsızlık mücadelesinin ön safında yer almalarının bir iktisadi temeli vardır; ve vatanın en yiğit savunucularının mülksüz emekçilerin olması tabiidir.</p>
<p>Dünyanın bütün ezilen ülkelerinde milli kurtuluş savaşlarının, ya şehir ve köy proletaryasının (Vietnam), ya da küçük burjuvazinin en yoksul kolunun (Cezayir) öncülüğünde verilmekte oluşu bir rastlantı değildir. Bizim ilk milli kurtuluş savaşımız da bu bakımdan bir istisna olmamıştır. Genellikle küçük burjuva kökenden gelme asker-sivil-aydın zümre o günlerde en halkçı, emekçiye en yakın bir şartlanma içindeydi; ve hegemonyası altında kurulan milli güç birliği saflarında Türkiye köylüsünün büyük ağırlığı vardı. Emeğe övgü niteliğinde sözler, o günlerde rast gele söylenmiş sözler değildir. Ve sonraki dönemde bu sözlerin pek tekrarlanmaması da rastgele değildir. Cephenin cephane ikmalinin sağlanmasında büyük rol oynamış olan Ankara&#8217;daki İmalat:ı Harbiye&#8217;nin İştirakiyun Partisi üyesi sosyalist işçilerin; eldeki topların namlularına uysun diye dolu top mermilerini torna da çaptan düşüren ve bu Yüzden sık sık şehitler veren bu proleterlerin Başkumandan Mustafa Kemal ile doğrudan doğruya temasları vardı. Savaş yıllarında Çankaya&#8217;nın kapısı bu sanayi işçilerine her zaman açıktı. İç ve dış dalgalanmaların birleşmesi sonucu sonraki dönemde küçük burjuva bürokrasisinin emekçi yığınlardan uzaklaşmış olması olgusu, Kurtuluş Savaşının halk; savaşı niteliğini gölgelendirmemelidir.</p>
<p>Ulusun tarihi bir kategori olduğunu belirttik. Ulus, «kapitalizmin şafak vakti ortaya çıktı», kapitalizmin gelişmesiyle o da gelişti. Ama ulus kapitalist sömürü. düzeniyle birlikte ortadan kalkmıyor. Bir zamanlar, özellikle geçen yüzyılda, sosyalist düzenin, ulusal çitleri, ulusal imtiyazları ortadan kaldırmasıyla, ulusların da ortadan kalkacağı inancı devrimci çevrelerde yaygındı. Sosyalist bilimin gelişmesi, zenginleşmesiyle ve sosyalist devrimlerin gerçekleşmesiyle, bu görüşün sosyalizmin ilk aşamasında ye emperyalizmin yaşadığı bir dönemde gerçekleşmeyeceği anlaşılmıştır. Sosyalizme geçişle ulusal imtiyazlar, büyük ulusların küçükleri ezmesi önlenmektedir, ama sosyalist devrim, hiç değilse ilk aşamasında ulusların ortadan kalkması sonucunu vermesi şöyle dursun, uzunca bir süre için ulusların, ulusal kül- türlerin tam bir açılıp gelişme olanağına kavuşmalarım sağlamıştır. Elbette ki böyle bir gelişme, Aleksey Tolstoy&#8217;un sözleriyle «Ulus denen nehirlerin bir gün gelip insanlık okyanusunda birleşecekleri» görüşünün gerçeklere uymadığının kanıtı sayılamaz. Hiç şüphe yok ki ulusal nehirler insanlık okyanusunda birleşeceklerdir.Ulusal sınırlar içinde hapsedilmiş durumda kalmakla yetinmeyecek olan insanlar, tüm insanlığın katkılarıyla bir insanlık kültürü yaratacaklardır. Ama bu, ancak, emperyalizm çağının ve daha önceki sömürü düzeninin, ulusal baskı altında tuttuğu.ulusların tam bir ulusal gelişme olanaklarına kavuşmalarından ve kendi ulusal kültürlerinin bütün olanaklarını geliştirmelerinden sonra, bunları yeterli bulmamaları ve ulusal sınırları kendi iradeleriyle aşmalarıyla olabilir.</p>
<p>Okyanusun kıyılarına henüz varmadığımıza. göre, içinde yaşadığımız çağın en büyük gerçeği millet gerçeği olduğuna göre, bu çağın devrimci görevi, Türkiye toplumunun tam uluslaşmasını, bütün engelleri yıkarak gerçekleştirmektir. Bu, dünya: yüzünde bütün ülkelerdeki devrimci güçler arasında dayanışmayla çelişen bir şey değildir. Burjuva sosyalizmine, dar görüşlülüğe kaçmayan en derin anlamıyla milliyetçilik,küçük burjuva insaniyetçiliğine, kozmopolitizme kaçmayan, gerçekten devrimci enternasyonalizmle çelişmez. Büyük Fransız sosyalisti Jean Jaures&#8217;nin ünlü sözünü&#8217; burada tekrarlamanın yeri var:;;;;;;;; .</p>
<p><strong>«Milliyetçiliğin azı seni enternasyonalizmden uzaklaştırır, milliyetçiliğin. derini seni enternasyonalizme götürür. Enternasyonalizmin azı, seni milliyetçilikten uzaklaştırır, enternasyonalizmin derim seni milliyetçiliğe götürür.</strong>»</p>
<p>Gerçekten, bugün.. ulusunun başı dik, insanca bir yaşantıya kavuşması için saldırgan Amerikan emperyalizmine karşı savaşan Vietnamlı savaşçı en derin, en saf anlamıyla milliyetçidir. Ama Vietnam milli kurtuluş savaşı bu dünyada yer almaktadır ve bütün ülkelerin&#8217; devrimci güçlerinin bu savaş karşısında bir tutumu vardır, karşı devrimci güçlerin de olduğu gibi. Kore&#8217;den Cezayir&#8217;e kadar, Küba&#8217;dan Filistin&#8217;e karlar emperyalizmle mücadele halinde olan halkların olsun, sosyalist gelişme olanaklarına kavuşmuş olan halkların olsun, kendisiyle uluslararası devrimci dayanışma durumunda olduklarının bilincindedir. O,Fransa&#8217;da fabrikaları işgal eden işçilerin Amerikan üniversitelerinde polisin copuna göğüs gererek Vietnam&#8217;da barış için gösteride bulunan Amerikalı genç aydınla, Jean Paul Sartre&#8217;larla, Bertrand Russel&#8217;larla dayanışma halinde olduğunun bilincindedir. Bu bilinç en derin en saf anlamıyla milliyetçi olan Vietnamlı savaşçıyı, aynı zamanda en derin anlamıyla enternasyonalist; yapar.</p>
<p>Bizim milli kurtuluş savaşımızda da, Türkiye&#8217;nin millicileriyle bütün dünyadaki devrimci güçler arasında uluslararası dayanışma kendiliğinden kuruldu. Sosyalist devrim bayrağını açmış olan Sovyetler Birliğinin varlığının, Doğu cephemizi emniyete almamızı kolaylaştırması ve bu; komşu ülkenin bizim için maddi ve manevi bir dayanak teşkil etmesi; batı proletaryasının kesin olarak yeni askeri maceralara; karşı çıkmasının, Karadeniz&#8217;de Fransız donanmasındaki isyan v.b. gelişmelerin Batılı emperyalistlerin elinde zinde kuvvet olarak; yalnız Yunan ordusunu bırakması; Yunanistan içinde bile ilerici güçlerin Anadolu savaşına karşı çıkmaları, ilk başarılı milli kurtuluş savaşını vermekte olan Türkiye&#8217;ye Doğunun ezilen halklarının derin bir sevgi ve bağlılık duymaları gibi uluslararası etkenler, Türk zaferi’nin elde edilmesinde bir ölçüde rol oynamıştır. Ve kurtuluş savaşımızın su katılmamış yurtsever. savaşçısı, aynı zamanda Türkiye toprağına saldıran askeri kuvvetin arkasında duran emperyalist sisteme dünya ölçüsünde karşı devrimci güçlerin kendi safında savaştıklarının ,bilincindeydi. Bu bilinç milliciyi aynı zamanda enternasyonalist yapıyordu.</p>
<p>Adı üstünde, enternasyonalizm, millet gerçeğine dayanan bir kavramdır. Uluslararasıcılık diye çevirebileceğimiz, enternasyonalizmin ilkel maddesi, ulustur. Ulus gerçeğine dayanmayan bir enternasyonalizm havada kalır. Çok kez ulus gerçeğini. inkara kadar varan küçük burjuva insaniyetçiliğinin, yada. ümmetçiliğe dönüş özlemini yansıtan dini nitelikte kimi akımların, gerçek devrimci enternasyonalizmle ortak bir yanı yoktur.</p>
<p>Fikret&#8217;in «Ruy-i; zemin vatanım &#8212; Nev-i beşer. milletim» (Yeryüzü vatanım-İnsanlık milletim) mısraını , zamanının şoven tahriklerine karşı şair tarafından öfkeyle söylenmiş bir söz olarak, hoşgörü ve anlayışla değerlendirebiliriz, ama millet gerçeğini atlayan böyle bir enternasyonalizmin bilimsel bir yanı yoktur. Aynı şeyi Avusturyalı işçilerin türküsündeki «Anamız amele sınıfıdır &#8211; Yurdumuz bütün cihandır bizim» beyiti için de söyleyebiliriz.</p>
<p>Sosyalizmin bilimi meseleyi bambaşka şekilde koyuyor. Bu bilimi sindirmiş ve en derin anlamıyla devrimci enternasyonalizmi benimsemiş olan devrimcinin vatanı, kendi memleketidir ve milleti de kendi milletidir.</p>
<p>* **</p>
<p>Ulus kavramını başka türlü yorumlayanlar ve ırk birliğini ulusun temel karakteristiği sayanlar var. Ulus ne bir ırk topluluğudur, ne de klanın genişlemesiyle. Teşekkül etmiş, tek bir kökenden gelen bir topluluktur. Örneği bugün Fransız ulusu, Galliler, Romalılar, Bretonlar, v.b. gibi ayrı ayrı ırkların birleşmesiyle meydana gelmiştir. Örneğin, özel bir. durumu olmak la birlikte, Amerikan ulusu dört kıtanın halklarının Kuzey Amerika&#8217;da toplanmasıyla ve kapitalist gelişmenin bu ülkede dil, toprak ve iktisadi yaşantı birliğini gerçekleştirmesi ile meydana gelmiştir. Uluslaşmış öteki halklar için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Tarih boyunca birçok uygarlıkların beşiği, çeşitli kavimlerin yurdu olmuş Anadolu&#8217;da yaşayan Türk ulusu da bu, bakımdan bir istisna değildir.</p>
<p>Bizde ırkçı ulus kavramı, Turancılık, ilkten Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun çöküp dağılması döneminde Osmanlılık bilincine .karşı bir tepki olarak belirmiştir. 19. yüzyılda toplumdaki gerici güçlerin dayanağı, feodal, teokratik bir devlet yapısına bağlılığı ifade eden Osmanlılığa karşı gelen imparatorluğun öteki kavimlerinin, örneğin,; Yunanlılar, Bulgarlar gibi Balkan halklarının Bab-ı Aliye baş kaldırmaları, uluslaşma sürecine girmiş olmalarının bir sonuçuydu. Büyük toprakların, Türk ağalarının elinde bulunması, ve bunların yerini alacak sıra bekleyen bir derebeyler sınıfının, olmayışı sonucu, bu ülkelerde otomatik olarak, siyasi bağımsızlığa, feodal ilişkilerden arınmada ve uluslaşmada en önemli adım olan toprak reformu eşlik ediyordu;;; .</p>
<p>Türkler için durum değişiktir. İmparatorluğu kuran kavim durumunda olan, imparatorluk nüfusunun büyük bir kısmını teşkil eden, teokratik devletin resmi dininden olan müslüman Türkler için, Osmanlı devletinin parçalanması görünüşte bir felaketti. İmparatorluğun Türk olmayan halkları için durum basitti: Kapitalist pazarın Osmanlı topraklarına girmesiyle ulus bilincine varmaya başlayan bu halklar,’imparatorluğun ,savunucusu durumunda olan Türk çoğunluğa karşı savaşarak siyasi bağımsızlığa ve dolayısıyla, ulusal açılıp gelişme olanağına kavuşacaklardı. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünde çıkarı olan Avrupa&#8217;nın büyük devletleri kendilerine bunda destek almaktaydılar. Türklerin durumu çok daha çapraşıktı. Onlar, bir yandan tebaa ve ümmet olarak kendi kaderlerini imparatorluğun kaderine bağlı sayıyorlardı. Ama öte yandan ulusal bilinç Türkler arasında da kök tutmaya başlamıştı. Yenilgiler Osmanlılık bilincinin gelişmesine ve Türk ulusçuluğunun ilerlemesine sebep oldu. Ama Türkler, imparatorluklar ölçüsünde düşünmeye alışıktılar; Ve yeni fikir akımı da bu alışkanlığı hesaba katmak zorundaydı. Ulusçuluk ülküsü, imparatorluğun Türklerin yaşadığı topraklarına hapsedilemezdi. Bir aşiretten başlayarak dünyanın en güçlü imparatorluğunu yaratmış olan Osmanlılığın yerini alacak olan yeni ülkü, yüce hedeflere yükselmeli, hayalleri tutuşturmalıydı. Osmanlı; İmparatorluğunun Türk olmayan ulusları bize karşı döndüklerine ve ayrı uluslar olarak kendi kaderlerini tayin etme yolunu tuttuklarına göre, Türk ırkından olanlar Balkanlardan Orta Asya&#8217;ya kadar birleşmeli, güçlü Turan imparatorluğunu kurmalıydılar. Dünyadaki Türk aslından çeşitli halklar. arasında, ulusun temel karakteristiklerinden olan toprak ve iktisadi yaşantı birliği olmadığına göre, Turancılık gerçekler temeline dayanmıyordu, hayaldi,;; Turancılık, feodal teokratik Osmanlılık bilincine karşı milletçilik bilincini temsil ettiği ölçüde olumlu, ilerici bir akımdı. Kısas-ı Enbiya&#8217;nın yerini Türk mitolojisinin alması yolunda çabalar bizce olumlu, ilerici nitelik taşır. Ama Turancılık gerçek ulusçuluktan ayrıldığı, Türkiye Türk&#8217;ünün, feodal ilişkilerden arınmış demokratik bir ülkenin özgür vatandaşı olması anlamında uluslaşması davasını, doğru yolundan saptırdığı&#8221; bakışları Anadolu insanının meselelerinden başka yöne çevirdiği, gerçekçi olmayan bir hayale doğru yönelttiği ölçüde olumsuz, gerici bir akımdır.</p>
<p>Turancılık hakkında bir hükme varırken, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki Türk olmayan halkların, hiç değilse bir kısmını kendi saldırgan emperyalist amaçlarının bir aracı olarak kullanma çabasında olan ve kaleyi içinden fethetmede oldukça başarı sağlayan İngiltere&#8217;nin, Fransa&#8217;nın ve Çarlık Rusya&#8217;sının ve bunların karşısında yer alan Almanya&#8217;nın, geçen yüzyılın sonlarında ve yüzyılımızın başlarındaki politikalarını doğru değerlendirmek gerekir. Gene bu akım hakkında, doğru bir değerlendirmeye varabilmek için, kırk milyonun üstünde Türk asıldan halkların yaşadığı Sovyetler Birliği&#8217;nde Ekim 1917 ihtilalini ve iki dünya savaşı arasında Almanya&#8217;da Nazizmin zaferinin bu bakımdan etkilerini göz önünde tutmak gerekir.</p>
<p>Türk mitolojisine dönmenin olumlu, ilerici bir davranış olduğunu belirttik. Ümmetçilikten çıkmağa ve uluslaşmaya başlayan bir halkın, kendi öz kültür kaynaklarına dönmesi tabii bir şeydir. Ve sınıfsız barbar bir toplumun üst- yapısı olan Türk mitolojisi, özünde, emeği ve emekçiyi yücelten unsurlar taşır. Örneğin Ergenekon Destanında topluma kara gününde yol gösteren, bir demircidir. Bey değil han değil, bir emekçi. Ve toplumun kurtuluşu, toplumdaki bütün fertlerin kollektif çalışmasıyla gerçekleşmektedir. İnsanin kollektif emeği Ergenekon&#8217;da demirden dağlar eritmektedir. Ergenekon Destanı özünde devrimci bir destandır, ama ona bugün Türkiye&#8217;de sahip çıkanların davranışlarını devrimci olarak nitelendiremeyiz. Bugünün Turancılarının yaptıkları şey, objektif olarak, demagojik bir sözcük olarak kullandıkları milliyetçilik sloganı altında milli güçler saflarını bölmeye çalışmak ve dolayısıyla Türkiye&#8217;nin Amerikan vesayeti altında sömürülen geri ülke durumundan çıkar sağlayan gayri milli unsurların ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey değildir.</p>
<p>Gerçek Türk milliyetçisi, Türkiye&#8217;nin bugünkü bağımlı, geri durumunu hazmedemeyen ve Türkiye&#8217;nin insanının başı dik, insanca bir yaşantıya kavuşması için tek çıkar yolu, bilimin Ve gerçeklerin emrettiği yolu, devrim yolunu tutmak kavrayış ve yürekliliğini gösteren kimsedir, Ve bu milliyetçilik, misak-ı milli sınırları içinde yaşayan Türkiye vatandaşlarının ve Türkiye ile doğal bağları olup bunun bilincinde olanların eylemleriyle ispat edenleri kapsar.</p>
<p>Turancısına, Ergenekoncusuna şu soruyu sormak gerekir: Acaba niçin çarların ortaya attığı Slav Birliği ideali (pan slavizm) 1917&#8242;den önce Rusya Bati kapitalistlerinin bir yatırım ve sömürü alanı iken gerçekleşmemiştir de, bugün gerçekleşmiştir? Acaba niçin Almanya Cermen birliği sloganını, dünya savaşına doğru bir adım niteliği taşıyan bu sloganı ortaya attığında ortalık karışır ve böyle bir sloganı dost düşman herkes ciddiye almak zorunda kalır da, hatta anti- emperyalist bir niteliğe büründüğü sürece Arap Birliği davası bile ciddiye alınır da, bugünün Türkiye&#8217;sinde Turancılık sloganı kimse tarafından ciddiye alınmaz? Ve yurt dışındaki Türkleri bile uzun boylu ilgilendirmez.</p>
<p>Bu soruyu doğru cevaplandırmak gerekir. Ve doğru cevap bize, gerçek milliyetçiliği, Anadolu insanım başı dik, uygar ve mutlu bir, yaşantıya. kavuşturma davasına sarılmaya yöneltecektir. Birçokları bunu yapmışlardır. Turancılıktan sosyalistler safına gelenler çoktur.</p>
<p>Turancılık konusu üzerinde dururken meselenin şu yanını da düşünmemiz gerekir: Tam bir ulusal açılıp gelişme şartlarına kavuşan ulusların, kendi ulusal kültürlerini bütün yönleriyle geliştirdikten sonra ulusal kültür sınırlarını aşmanın gereğini duyacaklarını belirttik. «Bir gün gelecek ulus denen nehirler İnsanlık okyanusunda birleşeceklerdir» sözünü tekrarladık. Ulusal kültür çitlerini aşma gereğini duyacak olan özgür ulusların ilk önce kendilerininkine en yakın kültüre sahip olan uluslara yaklaşmaları tabiidir. Örneğin Latin kökenden gelme dilleri konuşan ulusların ilk önce birbirleriyle kaynaşmaları akla yakındır. Slav ulusları, Arap ulusları v.b. için de aynı şeyi söyleyebiliriz.</p>
<p>Hiç şüphe yok ki, o aşamada, çağın uygarlık düzeyine çoktan ulaşmış ve ulusal kültürünü tam olarak geliştirmiş Türk ulusu ile, dünyadaki öteki gelişmiş Türk toplulukları arasında tabii bir yakınlaşma, bir kaynaşma yer alacaktır. O şartlarda, tarih boyunca Türk kavimleri içinde en büyük hayatiyeti göstermiş olan büyük bir tarihin, büyük bir kültürün mirasçısı olan Türkiye&#8217;nin Türklerini, doğu halkları, ilk milli kurtuluş savaşında emperyalizmi yendiğimiz ve milli kurtuluş savaşları çağını açtığımız zamanki gibi sevgi ile, saygı ile bakacaklardır. Ve elbette ki o şartlarda Türkiye dışında yaşayan Türkler de sosyalist Türkiye&#8217;mize yüzlerini çevireceklerdir. İnsanlık tarihinin daha ileri bir aşamasında, insanoğlunun ulusal kültür çitlerini aşma gereğini duyacağı bu aşamada, özel bir durumu olan Türkiye&#8217;nin,sözünü ettiğimiz o insanlık okyanusunun gerçekleşmesinde ilk mihrak noktalarından biri olması pekala mümkündür; yeter ki bugünden devrim yolunu tutabilelim. Henüz treni kaçırmış değiliz.</p>
<p>Bu söylediklerim sosyalizmin bilimi ile çelişen bir hayal değildir. Ve Türk devrimcisinin gerçek Türk ulusçusunun, Türkiye&#8217;nin geleceği için böyle hayaller kurması iyi bir şeydir, sıhhatli bir şeydir.</p>
<p>**<br />
Gerekli devrimci adımları atarak, tam bir ulusal gelişme olanaklarına kavuşan bir Türkiye&#8217;de, etnik toplulukların durumu ne olacaktır? Özellikle Kürt meselesi nasıl bir çözüme bağlanacaktır?</p>
<p>Türkiye&#8217;de ulus gerçeğini ele alan bir konuşmada, sayıları, resmi istatistiklere göre (ki bunların abartılmış sayılar olduğuna inanmak için sebepte yoktur), iki buçuk milyonu bulan Türkiye Kürtlerinin bu bakımdan durumunu ele almamak, bilimsellikle, ağırbaşlılıkla bağdaşan bir davranış olamaz. Türkiye&#8217;de bir Doğu meselesi vardır ve bu mesele üzerine eğilmek ve Türkiye&#8217;nin çıkarlarına uygun çözüm yolları aramak bir yurtseverlik görevidir. Biz, uzun yıllar bu görevi yerine getirmedik, bu meseleyi tabu saydık. Bu yüzden öyle bir durum meydana gelmiştir ki, bugün Türkiye&#8217;nin bu en önemli meselesiyle, Türklerden gayrı hemen herkes ilgilenmektedir. Belli başlı Batı üniversitelerinde Kürdoloji kürsüleri vardır. Örneğin CIA&#8217;nın kadro ikmalini yaptığı önemli bir kaynak olduğu söylenen Amerika&#8217;nın Harvard Üniversitesi&#8217;nde,ya da Washington&#8217;daki George Town Üniversitesi&#8217;nde, yabancı diller arasında Kürtçe, en az Türkçe kadar önemli bir dil sayılmaktadır. Batıda olduğu gibi SSCB&#8217;de de Kürdoloji önemli bir araştırma alanıdır. Dünyanın en ünlü Kürdologları Rus’tur. Kürtler adına konuştuğunu iddia eden birçok örgütler, gruplar v.b. Almanya&#8217;dan Amerika&#8217;ya kadar yoğun bir faaliyet içindedirler ve bunların meseleyi (Kürtler dahil) Türkiye halkının gerçek çıkarları açısından koydukları ve petrol kaynakları bakımından pek önemli sayılan dünyanın bu bölgesinde, emperyalizmin uzun vadeli çıkarlarına uygun biçimde davranmadıklarını söylemek zordur.</p>
<p>Bu durumda biz, millet konusunu inceleyen bir konuşmada tabulara uymayı ve en önemli bir memleket meselesini susarak geçmeyi, gerçek yurtseverlikle bağdaşmayan bir taviz sayıyoruz. Ve kısaca da olsa, bu konu üzerinde duracağız.</p>
<p>Biz tarihimizin en çetin günlerinde, Sivas Kongresi sırasında, Kurtuluş Savaşı süresince ve Lozan&#8217;da Misak.ı Milli sınırları içinde yaşayan bu iki kardeş kavmi, Türklerin ve Kürtlerin varlığını resmen kabul ettik ve bu tutumumuz, Türkiye halkının birliğini zedelemedi, tersine bu birliği perçinledi. Biz Sakarya&#8217;da, Afyon&#8217;da, düşmanla kesin savaşlara giriştiğimiz zaman Doğu&#8217;da bir meseleyle karşılaşmadık. Kurtuluş Savaşında ülkenin Kürtlerle meskun bölgelerinde bir Çapanoğlu isyanına, bir Delibaş isyanına, Çerkez Ethem olayına benzer hareketler olmadı. İsyanlar diyarı Doğu Anadolu&#8217;da tarihimizin en çetin günlerinde isyan olmamıştır. (*)</p>
<p>(*); Buraya Ulus gazetesinde yayınlanmakta olan «İnönü&#8217;nün Hatıraları» başlıklı tefrika yazısından Kürtlerin Milli Mücadelede davranışlarını anlatan kısmı aktarmayı gerekli buluyoruz. İnönü bu konuda şöyle diyor:</p>
<p>,«&#8230; Milli Mücadele esnasında ve Lozan müzakereleri devam, ederken, Kürtler umumi olarak Türk camiasında bulundular ve memleket birliğini muhafaza etmek, milli hükümeti kuvvetli bulundurmak için arzu İle yardımcı oldular. (&#8230;)</p>
<p>«Bİz TÜRKLER VE KÜRTLER»</p>
<p>;«Sevr Muahedesiyle Kürtler, Türkler gibi vatanı tehlikeye maruz gördüler. Çünkü Sevr Muahedesi hükümlerine göre, Doğu Anadolu&#8217;da Ermenistan hududu bitişiğinde bir Kürdistan Devleti kurulacaktı. Kürtler, Türk vatanının, bilhassa Doğuda, Ermeni tehlikesine maruz kalacağını biliyorlardı. Milli Mücadelenin devamınca canla başla beraberlik gösterdiler. Sonra Lozan Muahedesi yapılırken de, Kürtler, vatansever olarak Türklerle beraber bulunmuşlardır. Kürtler, Ermeniler gibi Lozan&#8217;a gelip bize müracaat etmediler.&#8217; Hatta biz Lozan&#8217;daki konuşmalarımızda, milli davalarımızı’Biz Türkler ve Kürtler&#8217; diye bir millet olarak müdafaa ettik ve kabul ettirdik. Şeyh Sait İsyanı, Kürtlerin bu umumi tutumundan ayrılan bir sapmadır&#8230;» (Ulus, 31 Mart 1969), [Aydınlık'ın notu.]</p>
<p>Aynı şey, imparatorluğun çöküp parçalandığı daha önceki dönem için de doğrudur. 1806&#8242;da, Abdurrahman Paşa isyanıyla başlayan 19. yüzyıl Kürt isyanları zinciri, Bab-ı Ali&#8217;nin merkezi otoriteyi güçlendirme çabasına karşı Doğu derebeylerinin direnmesinden doğmaktaydı. Osmanlı yönetimini merkezileşmeye doğru iten başlıca etken, kapitalist pazarın Anadolu&#8217;ya yayılmaya başlamasıydı. 1806&#8242;dan önce, yüzyıllar boyunca, Osmanlı ile Doğu Anadolu&#8217;nun Ekrat beylikleri ahenk içinde yaşamışlardır.Ekrat beyleri nisbi bağımsızlıkları karşılığında, gönüllü olarak imparatorluğun Doğu sınırlarının bekçiliğini ediyorlardı.</p>
<p>1880 Nehri isyanının, 19. yüzyıl boyunca birbirini izleyen Kürt isyanları serisini sona erdirmesinden, 1925&#8242;te Şeyh Sait isyanına kadar geçen 45 yıl içinde, Doğu Anadolu&#8217;da kayda değer bir isyan hareketi olmamıştı. Oysa bu dönem, imparatorluğu teşkil eden öteki ulusların Osmanlı Devletine baş kaldırma hareketlerinin yoğunlaştığı dönemdir. Bu dönem sonunda imparatorluk yıkıldı ve Misak-ı Milli sınırları içine çekilen Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Sivas Kongresinde ve Lozan&#8217;da ifade edildiği gibi, Misak-ı Milli sınırları içinde yüzyıllar boyunca kader birliği etmiş ve aralarındaki birlik, en çetin tarihi sınavlarda denenmiş iki kardeş kavim yaşar: Türkler ve Kürtler.</p>
<p>Burada, 1925&#8242;ten bu yana Doğu&#8217;da gütmüş olduğumuz asimilasyon (Türkleştirme) politikasına, Türk hükümetini iten sebepleri ayrıntılı olarak incelemenin gereği yok. Hiç şüphe yok ki, Şeyh Sait isyanı dolaylı olarak da olsa, İngiliz emperyalizminin çıkarları paralelinde bir irtica hareketiydi. Hilafetin ve Saltanatın başlıca dayanaklarından Nakşibendi tekkesi Şeyhinin, Türkiye&#8217;de hilafetin yeniden kurulmasını amaç edindiğini ilan eden Arapça fetvasıyla başlayan, dünya tarihinde emperyalizmi bir milli kurtuluş savaşında ilk olarak yenmiş bir devrimci düzene karşı bir Şeyh Sait isyanı, özünde, gene Nakşibendi tekkesinin kışkırttığı bir Menemen isyanından farklı değildir.</p>
<p>Şeyh Sait isyanına, milli nitelik yakıştırma yolundaki çabaların gerçeklere uymadığı ve ilericilikle bağdaşmadığı görüşündeyim. Kürt isyanlarında, tenkil kuvvetlerinin bazı hallerde aşırı sertliğe başvurmalarının gereksizliği, bu isyanların niteliğini değiştirmez. Çağımızda milli hareketler emperyalizme karşı ve öteki milli kurtuluş hareketlerinin paralelinde, onlarla dayanışma içinde olur. Bir milli kurtuluş savaşından muzaffer çıkmış olan Mustafa Kemal Türkiye&#8217;sini parçalamayı ve zamanın tek sosyalist ülkesi Sovyetler Birliği çevresinde Batı emperyalistlerinin kurmaya çalıştıkları «Sağlık Kordonu», bir kukla tampon devletle güçlendirmeyi amaç edinen emperyalizmin desteklediği bir hareket, milli hareket değildir. Ve hele, milli hareket, özünde anti &#8211; feodal köylü hareketidir. Şeyhlerin, İngiliz muhibbi seyitlerin önderliğinde milli hareket olmaz.</p>
<p>Ama Şeyh Sait isyanının niteliği ne olursa olsun, bu isyan, Doğuda,1925&#8242;ten . sonra izlenen asimilasyon (Türkleştirme) politikasının gerekliliğinin kanıtı olamaz. İsyan kışkırtıcılığı eden gerici feodal güçler, ancak, feodalizme karşı mücadeleyle, toprak emekçisini özgür vatandaş payesine yükseltmeyi hedef tutan demokratik devrimle tasfiye edilir. Asimilasyon politikası ise, demokratik mücadeleyi gölgelemiştir. Çünkü feodal ilişkilerden arınmış bir toplumda, özgürlüğe kavuşan toprak yöneticisi, kendi anadilini kullanmakta, kendi etnik değerlerine sarılmak ta da özgür olduğunun bilincine varacaktır ve asimilasyon politikasına karşı direnecektir. O halde, asimilasyon politikasını uygulama çabasında bir iktidar, ister istemez anti-feodal mücadeleyi gevşek tutacak, demokratik özlemlerini karşılayamayacağı, özgür köylü sınıfının oluşmasına engel olacak, feodallerle uğraşacaktır. Nitekim Doğuda bu olmuştur. Doğunun, ülkenin öteki bölgelerine kıyasla,daha da geri bırakılışının açıklanmasını hiç değilse kısmen, bu asimilasyon (Türkleştirme) politikasında aramak gerekir. Üstelik asimilasyon politikası, çağdaş tarihte dünyanın hiç bir ülkesinde bu politikayı uygulayan ulusun lehine sonuç vermemiştir. Çarlık Rusya&#8217;sının güttüğü Ruslaştırma politikasının tam bir başarısızlığa uğraması, bunun en tipik örneğidir. Türkiye&#8217;de bu bakımdan bir istisna olmamıştır. Bugün valilerin tercümanla dolaştığı Doğunun altı ilinde, Türkçe bilmeyenler nüfusun çoğunluğunu teşkil etmektedir ve 1925&#8242;ten bu yana haberleşmede, ulaştırmada ve eğitimde gelişmelere rağmen Türkçe bilmeyen nüfus oranında bir azalma olmadığını tahmin edersek, gerçeklerden pek ayrılmış olmayız. Asimilasyon politikasını, Doğunun demokratik gelişmesine engel teşkil ettiği, bu bölgenin nisbi geriliğine sebep olduğu ve üstelik tam tersi sonuçlar verdiği, Türkiye&#8217;de milli birliği güçlendirmek şöyle dursun, Doğu Anadolu&#8217;yu, Türkiye&#8217;ye karşı emperyalist fesat planları için elverişli bir alan haline getirdiği besbellidir. Biz, Sivas Kongresinde, Lozan&#8217;da olduğu gibi, Türkiye&#8217;de kardeş Kürt topluluğunun varlığım kabul etmenin ve merkezi, laik bir cumhuriyet maarifi denetiminde, Kürtlere kendi anadillerini kullanma olanağını sağlamanın, emperyalist fesat kaynaklarını kurutacağı, Türklerle Kürtler arasındaki tarihi kardeşlik bağlarını, ulusal birliği daha da güçlendireceği inancındayız. Buna paralel olarak, bütün ülkeyi kapsamına alan köklü bir toprak reformu ve bu reforma paralel olarak atılacak demokratik devrim doğrultusunda adımlar, ülkenin bu geri bölgesini, feodal ilişkilerden arındıracak, derebey ve şeyh, sömürü ve tahakkümüne son verecek, Doğunun çilekeş toprak emekçisini toprak köleliğinden kurtaracak, onu vatandaş payesine ulaşmış özgür köylü durumuna yükseltecek, özgür köylünün bu bölgede de toplumsal gelişmeye ağırlığını koyabilmesi olanağını sağlayacaktır. Ayrıca sınai yatırımlar alanında, Türkiye&#8217;nin Batısıyla Doğusu arasında eşitliğin gerçekleştirilmesi, Doğuda işçi sınıfının gelişmesine yol açacak ve devrimci gücün, Doğuyu gerilikten kurtarmada önemli bir etken olabilmesi şartlarını yaratacaktır. Bu, Doğuda Türkiye&#8217;nin tam bağımsızlığının gerçekleştirilmesiyle birlikte, milli demokratik devrimin belli başlı görevlerinin yerine getirilmesi demektir ve Doğu için biricik demokratik, biricik devrimci ve aynı zamanda (gerçek; milliyetçilik anlamında) biricik milli politika budur.</p>
<p>Belirtmenin gereği yok: Türkiye&#8217;de milli güçlere dayanmayan onları temsil etmeyen bir iktidar, böyle bir politikayı izleyemez. Böyle bir politikayı ancak milli demokratik devrimi gerçekleştirmeyi, Türkiye&#8217;yi tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir ülke durumuna yükseltmeyi kutsal amaç bilen, Türk toplumundaki bütün milli güçlerin temsilcisi bir halk iktidarı yürütebilir. Onun için bu söylediklerimiz, AP iktidarına hitap eden bir uyarma değildir. Bir yandan «Amerika&#8217;nın Türkiye&#8217;deki varlığını azaltmasından yana olmayan», öte yandan nüfusun % 65&#8242;i okuma &#8211; yazma bilmeyen bir ülkede, sınırlı eğitim imkanlarını her ilde imam-hatip okulları açmaya tahsis edeceğini resmen ilin eden bir AP iktidarının, Doğu meselesine el atmasından hayır ummak safdillik olur. Beterin beteri vardır. Ve Doğu Anadolu&#8217;da, petrol şirketlerinin emrinde bir ikinci Kuveyt şeyhliğinin kurulması, Kürtler dahil bütün Türkiye için çok daha büyük bir felaket olur.</p>
<p>Türkiye&#8217;de etnik topluluklar için ve özellikle Kürtler için, anadil ve kültür eğitiminin, merkezi, laik, devrimci bir cumhuriyet maarifi yönetiminde olmasını gerekli gördüğümüzü belirttik. Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıklar için eğitimin yönetimi, aslında bir dini kurum olan cemaate bırakılmıştır. Bu, laiklik ilkesiyle çelişen bir durumdur. Bu çelişkinin ortadan kaldırılması, söz konusu azınlıkların Türk çoğunluğu ile kaynaşmasını olumlu biçimde etkileyecektir.</p>
<p>Ama, anadil ve kültür derslerinin, bugün ağa ve şeyh tahakkümü altındaki Doğuda başıboş bırakılması, demokratik gelişmeye aykırı düşen durumlara sebep olabilir. Arapça fetva ile isyana girişen Şeyh Sait&#8217;in izinde yürüyen gerici tutumun, Doğuda laik okul yerine medrese açması pekala mümkündür. Köylünün demokratik mücadelesinin, bağımsızlık ve toprak reformu için mücadelesinin Söke&#8217;de, Akhisar&#8217;da, Ödemiş&#8217;te, Elmalı&#8217;da görülmesi ve çok daha yoğun bir sömürünün sürmekte olduğu Doğuda toprak emekçisinin henüz sesini yükseltmemiş olması, Doğuda feodal boyunduruğun ağırlığını ve bizim bu konudaki tutumumuzun doğruluğunu kanıtlar.</p>
<p>Bizim bu konudaki görüşümüz, sosyalist teorinin ulusların kendi kaderlerini tayin etme ilkesiyle bağdaşan bir görüştür. Ulusların kendi kaderlerini tayin etme ilkesi, mutlak bir şey değildir ve şartlar ne olursa olsun her ulusun mutlaka ayrılarak ulusal devlet kurması gerektiği anlamını taşımaz. Yüzyılın başlarında ulusların kendi kaderlerini tayin etme ilkesinin, Rus Sosyal Demokrat Partisinin programında çıkarılmasını savunan Polonyalı Marksistleri en sert biçimde eleştiren ve bu ilkeyi savunan Lenin, örneğin Polonya&#8217;nın Çarlık Rusya&#8217;dan ayrılarak bağımsız devlet kurmasına kesin olarak karşıydı. Ulusların ayrılıp devlet kurma hakkı, boşanma hakkına benzetilir. Vatandaşın boşanma hakkı Medeni Kanunda yazılı bir haktır ve boşanmak için kesin sebepler olduğunda, vatandaş bu hakkını kullanabilmelidir. Ama bu, boşanma hakkından yana olan bir kimsenin, boşanmadan yana olduğu, herkesin bekar yaşamasından yana olduğu anlamına gelmez.</p>
<p>Tarihi köklere dayanan, Türklerle Kürtler arasındaki kardeşliğin, Türkiye&#8217;de ulusal birliğin, Türkiye&#8217;nin toprak bütünlüğünün, hangi biçimde olursa olsun baltalanması, hem Türklerin, hem Kürtlerin gerçek çıkarlarına aykırı sonuçlara varır ve dünyanın bu bölgesinde emperyalizmin durumunu güçlendirir. Doğu meselesi, ancak misak-ı milli sınırları içinde, hem Batıyı hem Doğuyu kapsayan milli demokratik devrimi gerçekleştirmekle çözüme; bağlanabilir.</p>
<p>**</p>
<p>Şimdi özetleyelim:</p>
<p>Bir tarihi kategori olan ulus, dil, toprak ve iktisadi yaşantı birliğine ve ulusal kültürde birlikten gelme ruhi şekillenme birliğine dayanır. Ulus bu olduğuna göre, gerçek ulusçu bütün ulusun malı, ulusal dil uğruna; ulusun üzerinde yaşadığı toprağın bütünlüğünü, o toprağı ancak o ulusun bir bütün olarak tasarrufunu ve ulusal bağımsızlığı kapsayan toprak birliği uğruna; feodal,bölünmeye son verilmesi ,anlamını taşıyan iktisadi yaşantı birliği uğruna; ulusal kültür uğruna; ulusal ruhun, ulusal bilincin tüm ulusça benimsenmesi uğruna mücadele ,eden kimsedir.</p>
<p>Kısacası gerçek milliyetçi, ulusal bağımsızlık, gerçek demokrasi, ümmetçiliği ve kozmopolitliği reddeden ulusal kültür uğruna savaşandır.</p>
<p>Buna karşılık, ulusun bağımlı ve feodal bölünmeye uğramış durumda sınıf çıkarı olan, ulusal kültürün açılıp gelişmesi önüne engeller diken kimsenin ağzında ulusçuluk, gerçekliği olmayan demagojik bir sözcüktür.</p>
<p>Her ne kadar ulus sloganını ilk ileri süren, devrimci çağında burjuvazi olmuşsa da, bugün artık bütün dünyada ulusçuluk bayrağı, emekçilerin ellerinde dalgalanmaktadır</p>
<p>;Ulusçuluk, devrimci enternasyonalizmle çelişen bir kavram değildir. Ama ulusçuluk, ulus gerçeğini reddeden kozmopolitizm ile bağdaşamaz. En derin anlamıyla ulusçuluk, insanı enternasyonalizme götürür. Devrimci anlamıyla enternasyonalizm, insanı ulusçuluğa götürür. Ulus gerçeğini inkar eden, yüzeyde kalan enternasyonalizmdir. Devrimci enternasyonalizmi reddeden, derinliği olmayan ulusçuluktur.’</p>
<p>Kapitalizmle ortaya çıktığı ve kapitalizm ile birlikte geliştiği halde, ulus, kapitalist sömürü düzeninin yerini, sosyalist düzenin almasıyla hemen ortadan kalkmamaktadır. Tersine emperyalizmin tarihi gelişmelerini durdurduğu birçok uluslar, ancak sosyalist düzen içinde ulusal kültürlerini engelsiz geliştirme olanağına kavuşmaktadırlar.</p>
<p>Irk, birliğini ulusun; temel karakteri sayan görüş, bilime ve tarihi gerçeklere aykırıdır, yanlıştır. Irk birliğini esas alan Turancılık, Osmanlılığa karşı bir tepki olarak ortaya çıktı. Ama bu akım, gerçek ulusçulukla bağdaşmayan bir yola girdiği, Türkiye Türk&#8217;ünün bağımsız ve feodal ilişkilerden arınmış demokratik bir ülkenin özgür vatandaşı payesine yükselmesi anlamında uluslaşma davasını devrimci yolundan saptırdığı, dikkatleri Anadolu insanının asıl meselesinden başka yöne çevirdiği için, emperyalizmin ve yerli &#8211; işbirlikçilerin işine gelen gerici bir akım haline gelmiştir. Bugünün Turancıları, milliyetçiliği demagojik bir silah olarak kullanarak, milli güçler saflarını; bölmeye çalışmaktadırlar.</p>
<p>Millet gerçeği konusu kapsamına, Türkiye&#8217;deki etnik topluluklar meselesi, özellikle Kürt meselesi de girer. Türklerle Kürtler arasındaki birlik ve kardeşlik, tarih sınavından geçmiştir. Sivas Kongresinde ve Lozanda misak-ı milli sınırları içinde bu iki kardeş kavmin birlikte yaşadığı gerçeğini açıkça ifade ettik. Bu davranış tarihimizin en çetin anında bu birliğin zayıflamasını değil güçlenmesini sağladı. Bir deve kuşu siyaseti olan ve başarısızlığı, Türkiye&#8217;nin aleyhine bir durum yarattığı sabit olan asimilasyon politikası bırakılmalı, Sivas Kongresindeki ve Lozan&#8217;daki durum benimsenmelidir. Türkiye&#8217;deki ulusal birliğin, Türkiye&#8217;nin toprak bütünlüğünün, hangi biçimde olursa olsun baltalanması, hem Türklerin, hem Kürtlerin gerçek çıkarlarına aykırı sonuçlara varır, emperyalizmin işine yarar. Doğu meselesi ancak, Kürtlere kendi ana dillerini kullanma hakkının, merkezi, laik cumhuriyet maarifi denetiminde tanınmasıyla ve aynı zamanda milli demokratik devrimin hem Doğuda, hem bütün Türkiye sathında bütün derinliğiyle gerçekleştirmekle çözüme bağlanabilir.</p>
<p>Geniş bir konu olan millet gerçeği kavramının kapsadığı meseleler hakkında burada söylenecekler bunlardır. Bu önemli konu devrimci bilim ışığında, bütün ayrıntılarıyla, bütün yönleriyle aydınlatılmalıdır. Aydınlatılmalıdır ki konuşmamın başında sözünü ettiğim sis dağılsın. Sağolun.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://mihribelli.com/2006/09/20/millet-gercegi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye Yurtseverliği Nedir?</title>
		<link>http://mihribelli.com/2003/05/18/turkiye-yurtseverligi-nedir/</link>
		<comments>http://mihribelli.com/2003/05/18/turkiye-yurtseverligi-nedir/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 May 2003 19:06:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar/Makaleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://mihribelli.wordpress.com/2003/05/18/turkiye-yurtseverligi-nedir/</guid>
		<description><![CDATA[Amerikan Savunma Bakanı Yardımcısı Paul Wolfowitz ‘in ünlü demeci hakkında çok şey söylendi. Ne diyordu Wolfowitz öz olarak? “ABD silahlı kuvvetlerinin saldırıları sürecektir. Iran ve Suriye bundan sonraki saldırı hedeflerimizdir. Bu sefer öyle yarım yamalak işbirliği ile yasak savamazsınız. Ya tam uyduluğu kabul edersiniz yoksa vay halinize” diyordu. Wolfowitz’in bu meydan okuyuşunu; onun kişisel görüşü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://mihribelli.com/files/2008/08/mihri-belli.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-42" style="margin-left: 10px" src="http://mihribelli.com/files/2008/08/mihri-belli.jpg" alt="" width="160" height="240" /></a>Amerikan Savunma Bakanı Yardımcısı <strong>Paul Wolfowitz</strong> ‘in ünlü demeci hakkında çok şey söylendi. Ne diyordu Wolfowitz öz olarak? <em><strong>“ABD silahlı kuvvetlerinin saldırıları sürecektir. Iran ve Suriye bundan sonraki saldırı hedeflerimizdir. Bu sefer öyle yarım yamalak işbirliği ile yasak savamazsınız. Ya tam uyduluğu kabul edersiniz yoksa vay halinize”</strong></em> diyordu. Wolfowitz’in bu meydan okuyuşunu; onun kişisel görüşü olarak nitelendirip geçemeyiz. Bu zat Bush kabinesinde çok önemli bir kişidir. Dışişleri bakan yardımcısı Marc Grossman <em><strong>“Onun söylediklerini yabana atmayın”</strong></em> öğüdünde bulunup ayni tehdidi tekrarlarken doğru söylüyor.<span id="more-7"></span></p>
<p style="margin-top:6pt">Tepkiler değişik idi. Wolfowitz hayranı Kamuran İnan gibi uyduluğa dünden razı, aslında Amerikan dayatmalarından başka şey olmayan; “ulusal çıkarlarımız” dediklerinin gayretli savunucuları TV ekranlarında İkinci tezkereyi reddedenleri lanetleyip Wolfowitz’leri göklere çıkarırken, gazete manşetlerinde “Küstah Kovboy” diye Wolfowitz’e sövenler oldu. Medya sütunlarında günlerce “Türkiye hatayı nasıl ve nerede işledi de elli yıllık ‘stratejik müttefikimiz’ ile aramız böyle açıldı?” sorusuna yanıt arayanlar eksik değildi. Oysa asıl sorulması gereken soru “Türkiye nasıl ve nerede ulusal onurunu kollayan bir sevap işledi de Wolfowitz gibi emperyalist şahinlerin hışmına uğradı ?” sorusu idi.</p>
<p style="margin-top:6pt">Öte yandan “Küstah Kovboy” sıfatını Wolfowitz’e yakıştırıranların da kelimeleri doğru seçmedikleri görüşündeyim. Paul Wolfowitz düne kadar ABD’nin Batı üniversitelerinden birinde görevde olan bir musevi akademisyendir. Amerikan Batısının kovboyları ile bir benzerliği yoktur. Bilindiği gibi “Kovboy” öküz çobanı demektir. Çobanlık da şerefli bir meslektir. Bir hakaret sözcüğü olarak kullanılması yakışık almaz.</p>
<p style="margin-top:6pt">Wolfowitz’i Vaşington’daki şahinler grubuna koymanın da yeterli olmadığı görüşündeyim. Onun şahinlerin en saldırganı, en parçalayıcısı olduğu kesin, o kadar ki “şahin” sözcüğü onu nitelendirmeye yetmiyor. Batı medyasında Wolfowitz’i dinasora benzetirler, Ama o kırk metre boyunda hantal dinasorlara değil, şimdi özel adını hatırlayamadığım dinazorların en çeviğine, en saldırganına, en kana susamışına, avının ilk önce gırtlağına saldıran o canavara. Adı Türkiye’de duyulmadan çok önce, bir Amerikan dergisinde kahramanımızın bir karikatürünü gördüğümü hatılıyorum. Başı Wolfowitz’in başı olan saldırıya geçmiş bir dinasorun çizilmiş resmi idi. Evet Batı basınında böylelerini şahinlerin değil, en saldırgan dinasorların kategorisine koyuyorlar.</p>
<p style="margin-top:6pt">Wolfowitz’in en çok yakınması bizim askerlerden. Liderlik görevlerini hakkıyla yapamamışlar. Sıkı dursalardı o ikinci tezkere Meclisten geçmiş olurdu ve altmışbin küsur Amerikan askeri şimdi Türkiye toprağında konuşlanmış olurdu. Türkiye halkının yüzde doksanının savaşa karşı olduğu, ve Meclisin o halkın oylarıyla oluştuğu, bizdeki güdük parlementer düzende bile Meclisin tümü ile kamuoyuna ters düşemiyeceği, askerlerin de halkın yüzde doksanını karşısına alarak müdahalede bulunamıyacakları sorunu değil Vaşington şahinlerinin. Üstelik askeri müdahaleye teşvik niteliği taşıyan bu demeçleri Bush takımının Türkiye’nin politik düzenine hukuk devleti olarak kaç paralık değer biçtiklerini dışa vurmuyor mu? 12 Mart da, 12 Eylül de CIA’nin onayı ve desteği ile tezgahlandığına göre onların bu haddini bilmez tutumlarına şaşmamak gerek.</p>
<p style="margin-top:6pt">Meclisin ikinci tezkereyi red kararı ile sorunu halledilmiş ve kapanmış sayamayız. Son günlerde Batı medyasında Türkiye’de bir askeri darbe olasılığından söz eden haberler yayınlanır oldu. Böyle bir müdahale olursa, bilelim ki Avrasya’da totaliter rejimleri yıkarak demokrasiyi getirmek üzere haçlı seferi ilan ettiğini iddia eden Bush takımı “demokrasi elden gitti” diye hiç de üzüntüye kapılmıyacaktır.</p>
<p style="margin-top:6pt">Varsayımlara dayanarak fikir yürütmek pek doğru değil. Hem biz Türk Ordusunun Kurtuluş Savaşımız geleneğine sadık kalarak Wolfowitz gibileri düş kırıklığına uğratmaya devam edeceğine inanıyoruz. Bunu umuyoruz. Ama gene de en kötü olasılığı varsayalım ve böyle bir müdahalenin laikliğin korunması gibi yüce bir gaye uğruna yapıldığı savı ileri sürülerek tezgâhlandığını düşünelim. Herhalde mevcut iktidarın ABD tarafından yetersiz bulunan ve düş kırıklığı yaratan ürkek, “ne şiş yansın ne kebap” politikasına laiklik adına son verilırken darbenin asıl nedeni ilan edilecek değildir. .</p>
<p style="margin-top:6pt">Elbette ki laiklik cumhuriyetin temel ilkelerinden biridir. Laiklik demokratik devrimin ayrılmaz unsurudur. Ama o devrimin başka hedefleri, başka unsurları da var. Ulusun egemenliği gibi, vatanın bölünmezliği gibi, toprak reformu ile köylünün özgür vatandaş durumuna yükseltilmesi gibi, hukuk devleti gibi. Sen demokratik devrimin öteki hedeflerini rafa kaldırıp giderek onlara tam olarak ters düşen uygulamalara girişirken laiklik ilkesini şiddet yoluyla uygulamaya kalkıştın mı, laiklik propagandası pek ala devrimin değil, karşı devrimin hizmetinde bir araç durumuna düşebilir.</p>
<p style="margin-top:6pt">Susurluk olayının ardından Türkiye devlet içinde kök salmış çetelere, mafyalara karşı, temiz toplum hedefine yönelik bir yığınsal demokratik eyleme sahne oldu. Milyonların katıldığı şanlı ve şerefli bir eylem idi o. Zamanın iktidarının başı bu soylu eylemi “fasa fiso” diye nitelendirdi. Yani eyleme karşı çıktı. İktidarın önde gelen bir bakanı “Mum södü yapıyorlar” diye eylemi karalıyarak hem eylemcilere hem alevi vatandaşlara hakaret etti. Ardından bildiğimiz 28 Şubat müdahalesi oldu. Fadime Şahin adındaki bayan; her akşam TV ekranına çkarıldı ağlıyarak başından geçenleri anlattı. Maksat hedef şaşırtmaktı. Kısa bir süre içinde temiz toplum davası rafa kaldırıldı ve sanki laiklik temiz toplum ile bağdaşmazmış gibi “Türkiye laiktir, laik kalacaktır” sloganı egemen kılındı. Çetelere gün doğmuştu. İktidardan uzaklaştırılan hükümet karşı olduğu temiz toplum hedefine yönelik yığınsal eylem ile baş edememişti. 28 Şubat müdahalesi dolambaçlı yoldan bu işi becerdi.</p>
<p style="margin-top:6pt">Wolfowitz’in ve Grossman’ın demeçlerindeki Türkiye yola gelmezse ona ağır bedeller ödetileceği yolundaki tehdit ne anlama gelmektedir? Haysiyetli bir politika güttüğü takdirde Anglo-Sakson-Sionist ittifakı ülkemiz için ne gibi iyilikler! düşünüyor?</p>
<p style="margin-top:6pt">Bir ilk adım olarak ABD’nin IMF ve Dünya Bankasının Türkiye’ye kredilerinin kesilmesi için girişimde bulunması akla gelebilir. Geçmişte olduğu gibi ABD’nin askeri ambargosuna; hedef olabiliriz. Ama bütün bunlar ülkemiz inasanları birlik olup omuz omuza verdi mi etkisiz kılınabilir. Zaten Türkiye’yi iflas durumuna sürükleyen IMF’ye bağımlılığa dayanan ekonomik politikalar değil midir?</p>
<p style="margin-top:6pt">Asıl büyük tehlike ABD-İsrail tezgahı olan Kuzey Iraktaki oluşumdur. O topraklarda yeni bir İsrail yaratma girişimidir. Kürt ulusal demokratik hareketinin savunduğu halkların birliğini hedef alan demokratik çözümün kaşıtı ilkel milliyetçiliği egemen kılma amacını güden böyle bir oluşum ne şekil alırsa alsın Avrasya’ya yerleşen ABD tarafından Türkiye’de istikararsızlık yaratma aracı olarak kullanılacaktır. Ankara kürdofobisini yenmediği ve ortak vatan çatısı altında halkların özgürlük ve eşitlikte gönüllü birliği hedefine yönelik reformalara; yanaşmadığı sürece ülkemizin bu yoldan her türlü provokasyona açık olduğunu bilelim.;</p>
<p style="margin-top:6pt">Şunu da bilelim ki ne ABD ne de genel olarak emperyalizm, sorunlarını emekçilerin çıkarları doğrultusunda çözüme bağlamış, ulusal birliğini demokratik temelde gerçekleştirmiş, ekonomik sorunlarını çözerek feraha kavuşmuş, gelişmesi geciktirilmiş halkların umutla baktığı güçlü, başı dik bir Türkiye’nin yüce hedeflere yönelmesini asla istemez ve bu yolda bir gelişmeyi engellemek için elinden geleni yapar.; Onlara çözümsüz kalan sorunları içinde debelenen , iflas durumunda, IMF’ye muhtaç boynu bükük bir Türkiye gerek. Öyle ki dayatmalarını sineye çekmekten başka yol bulamasın. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir egemenler Türkiyeyi sonu çıkmaz olan bu doğrultuda yönettiler. Nereye vardığımız ortada. İktidar koltuklarında oturmuş ya da oturmakta olan düzen partilerinin sözcülerine sorarsanız hepsi ulusal çıkarlarımızı savunduklarını söyliyeceklerdir. “Herşey Türkiye için” diyeceklerdir. Bu mudur ülkemizin çıkarlarının savunuculuğu? Bu mudur Türkiye yurtseverliği?</p>
<p style="margin-top:6pt">Afganistan haçlı seferi ve ardından Irak’ın işgali kolay oldu. Vietnam’da hiç de öyle olmamıştı, hatta Amerikalılar yenilgiye uğramıştı. Çağdışı bir teokratik rejim ya da; halktan kopuk, halka karşı bir dikta rejimi emperyalizme kolay av oluyor.Öte yandan çağımızın devrimci düşüncesini eylem kılavuzu bilen bir halk önderliği halkın direniş gücünü sonuna kadar seferber edıp emperyalist işgalcileri yenilgiye uğratabliyor. Tarihin dersi bu.</p>
<p style="margin-top:6pt">ABD’nin tek süper güç olarak Ortadoğu’ya yerleşmesi bu bölgedeki güçler dengesinde yeni bir durum yaratmıştır. Bu yeni durumun her bakımdan emperyalizmin ve sionizmin lehinde olduğu doğru değildir. Karşılaştkları büyük tehlike demokratik güçleri silkinip kendilerine gelmeye ve devrimci alternetifi saptayaak o yolu izlemeye yöneltebilir, ve yöneltecektir de. Vaşington şahinleri bize kendi çözümlerini, kendi çizgilerini tehdit altnda dayatıyor. Bunun karşısına biz halkların çözümünü, halkların çizgisini dayatmakla yükümlüyüz. O alternatif çizgimizi açık seçik formüle etmekle ve uygulamaya geçirmekle yükümlüyüz.</p>
<p style="margin-top:6pt">Bir yanda Wolfowitz gibilerin tehdit yoluyla dayattıkları teslimiyet ve işbirlikçilik çizgisi var. Bu çizgide ABD’nin Kürtlerin koruyucu meleği rolünü ciddiye alarak ve Kuzey Iraktaki oluşuma tanınan bazı haklara kanıp, onlarla yetinip oluşumu olupbitti olarak kabul edip sineye çekmek var. Kürtler dahil bölge halklarının özgürlük ve demokrasi davasını hesaba katmıyarak işbirlikçiliğe soyunmak var, ki bu bizi önünde sonunda emperyalist saldırılarında Amerikanın paralı askerleri durumuna vardırır. Bunun karşıtı olan çizgide ise, halklara karşı bir komplodan başka birşey olmayan, emperyalist-sionist ittifakın tezgahı bu oluşumu başından mahkum etmek ve halkların demokraside birliğini gerşekleştirmek için bugünden harekete geçmek var.</p>
<p style="margin-top:6pt">Gelmiş geçmiş iktidarların şimdiye kadar Kürt sorununda izledikleri yol uyduluk politikasının paralelindeydi. Barzani, Talabani gibi kıdemli işbirlikçiler el üstünde tutuldu, onurlandırıldı, ama kendi ülkenin insanı olan ve ortak vatan çatısı altında halkların gönüllü birliğini savunan Kürt ezildi. Bu kendi bindiğin dalı kesmek olmuyor mu? Bu mudur Türkiye yurtseverliği?</p>
<p style="margin-top:6pt">Güneyde tezgahlanan oluşum Kuzeydeki ulusal demokratik hareketin “tam yüz yıl ufkunu karartacaktır”. Hem yalnız Kürtlerin değil, Türkiye yurtsever güçlerinin de. Nasıl olacağı belli. “İlkel milliyetçiliğin sahibi çoktur” sözü çok doğrudur. Böyleleri Anadoluda da eksik değil. Statüko sürdüğü sürece, yani inkar politikasında israr edilerek ülkemiz istikrarsızlık yaratmaya yönelik çeşitli provokasyonlara açık alan durumunda tutulduğu sürece, Türk düşmanlığını ana tema olarak işleyen örgütlenmelere zemin hazırlanmış olacaktır. İpleri CIA’nin elinde Hizbullah cinsinden örgütlerin cirit atabildiği alan olacaktır ülke. Evet, Kuzey Iraktaki oluşum ABD’nin elinde paha biçilmez bir silahtır.Ankarayı hizaya getirmek için her gerektiğinde Anadolu’da istikrarsızlık yaratmak amacıyla yara kaşınacaktır.</p>
<p style="margin-top:6pt">Öteki çizgide,; ilkel milliyetçiliğin reddi var. Enternasyonalist tutum, halkların gönüllü birliği bayrağının başlar üstünde dalgalandırılması var. Her türlü emperyalist, gerici komplonun etkisiz kılındığı sağlıklı ortamın yaratılması var. Kurtuluş Savaşımızın halklar arasında eşitlikte gönüllü birlik politikasının yeniden hayata geçirilmesi var. “1920 çizgisi iyi bir çizgidir. 1920’ler Kemalizmi aydınlatıcı çizgidir, emperyalizme karşıdır” diyen Kürtlerle dialog kurma ve onlarla omuz omuza; ortak vatanımızı yüce hedeflere yöneltme var. Türkiye yurtseverliği o çizgide yürümeyi emrediyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://mihribelli.com/2003/05/18/turkiye-yurtseverligi-nedir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

